Akış
- Öykü Gümüş
- 21 Mart 2021 - 10:31
- 3 dk okuma süresi
- -
- 0
Eşyaları tek bırakamıyorum. Tek bir kalem bırakamam mesela masanın üstünde. Yanlarındayken konuşmasam bile varlığım onlara arkadaşlık ediyor. Ama kapıyı çekip odadan çıkma vaktim geldiğinde içimi onların yalnızlığı kaplıyor. Başlıyorum sırayla eşleştirmeye. Koltuk ve yastıklar, battaniye ve ayıcık, kalem ve kağıtlar, kolonya ve kalemlik, masa ve sandalye… En az kitaplığım yoruyor beni. Kendi içlerinde bir aile onlar. Bir sürü kitap var, hepsi birbiriyle sohbet edebilir diyorum kendimce. Çarptığım eşyalar, sert kapattığım çekmeceler eğer onlardan özür dilemezsem rüyalarımda sessizce geziyorlar. Eskisi gibi defter tutamaz oldum. Not aldığım her şeyi üzerime üzerime yürürken buluyorum. Günlüğüme yazacak günlerim yok artık. Geçmiş günlerde dolanıp duruyorum, onları da çoktan yazdım. Yıllar önce tanıştığım ama aslında hiç tanımadığım biri geldi aklıma. Biliyor musun? Ben rüyaları görmüyorum, planlıyorum. Tanımadığım ama tanıştığım bu kişiyi davet ettim geçenlerde. Rüyamda tanıdım onu, artık biliyorum kim olduğunu. Beyaz çerçeveli gözlük, derisi eskimiş olan kahverengi bir çanta. Kahveyi çok severim ama rengini hiç. O bana uyanmamı söyledi bu rüyadan, “kalk” dedi. O söyledikçe ben uyudum ta ki göz kapaklarım bu savaşa yenik düşene kadar. İşte o zaman doğmak üzere olan güneş ile karşılaştım. Çok uzun ve yemyeşil çimlerin arasında dalıyorum uykuya sonra yine yatağımda uyanıyorum. Adımlar atıp bir yere varamıyorum sonra hepsini tekrarlıyorum.
…Çok tuhaf. Neden bu kadar direndim ki bu söze? Zaten yapacağımız şeyi biri söylediğinde niye sinirleniyoruz? Zorunluluklardan neden kaçıyoruz? İşe bir adım atmışken “zorunlu” olduğumuzda neden uzaklaşıyoruz? Kaçmaya mı tutkuluyuz, kaçırılmaya mı? Kaçtıkça kaçasımız geliyor. Akışta kalmak yerine, uçmak ve uzaklaşmak. İnsanlar mı daha iyi yoksa insansızlık mı? Niye başkalarının huzursuzluğu bizim huzurumuzdan daha büyük ve güçlü? Konuştukça, huzursuzlukları canavar gibi büyüyor ve o kocaman ağzını açıp bizi yutuveriyor. Fiziksel değil de ruhsal olarak çiğneyip bitiriyor bizi. Kişinin yanından ayrıldığımızda büyük bir mutsuzluk bırakıyor üzerimizde. Oysa ki bir şey yapmadık, oturduk ve konuştuk diyoruz. Kelimelerin gücünü çok hafife alıyoruz. Yazılı olarak olmasa bile ağzımızdan çıkan kelimelerin etkisi çok büyük. Neyi konuşuyorsak onun enerjisi ile sürüyoruz günümüzü. Kendimiz yerine başkalarını o kadar çok konuşuyoruz ki, biz aslında biz olmuyoruz. Başkalarının anılarından oluşmuş gibiyiz. Onlar ne yaparsa, ne alırsa, ne söylerse… Biz oyuz, çünkü onları konuşuyoruz. İnsan unutmamak için tekrar eder, içten içe konuşur kendi ile. Biz de konuştukça yerleştiriyoruz onları içimize, sonra küçücük bedenlerimizde taşıyamadığımız sözler çıkıveriyor ortaya. Peki nasıl duracağız, nasıl öğreneceğiz susmayı? Veya öğrenmeli miyiz susmayı? Kişi doğru ise konuşmak doğru mu o kişiyle? Çenemiz konuştuğumuzda mı yoksa susmaya çalıştığımızda mı daha çok ağrıyor? Başkaları için üzülebilmek mümkün mü? Yoksa üzüntü sandıklarımız sadece kendimize olan acımamızdan mı oluşuyor? Uyumak için ne düşlüyorsunuz, uyanmak için neye tutunuyorsunuz? Her gün, "kıyamet kopsa ve artık gitsek" diyorum, ne diyebilirim ki? Kıyamet çözüm gibi geliyor artık. Yaşarken var olmamak ne kadar mümkün? Yaşadığımız sürede iyiye gidemiyorsak yaşamamızın bir anlamı oluyor mu?…
Hani demiştim ya size notlarım üzerime yürüyor diye, işte böyle. Ben de arka arkaya sıralıyorum onları, bir yere yazmadan hepsini hızlıca geçiyorum kafamın içinde ve göz kapaklarının gerisinde. Düşüncelerimden daha güçlü olmaya çalışıyorum çünkü benden güçlü olduklarında kendime engeller yaratıyorum, biliyorum. Çok beceriksizim daha fazlasını sizinle konuşamıyorum. Odadan çıkma zamanım geldi, sizi de bu cümleler ile eşleştiriyorum. Ben gelene kadar yalnız kalmayın, olur mu?
Yorumlar