Anılar Bahçesinden Rayihalar
- Meltem Ortakcı
- 17 Şubat 2018 - 11:27
- 4 dk okuma süresi
- -
- 0
Tartışmasız dünyanın en akıl almaz şeylerinden biridir koku. Bildiğimiz hemen her şeyi karşımızdaki insana bir şekilde aktarabiliyorken kokunun tarifini yapamıyor oluşumuzdaki gizemdir belki de onu bu denli akıl almaz kılan. Geçenlerde bir parfüm dükkanının vitrininde gördüm. "En son kokunuz unutulur" yazıyordu. Sâhi, dedim kendi kendime. Kokunun insanı alıp götüren o büyüsüne koşulsuz inananlardanım ben de. Ama öyle beyin kanatan parfüm kokularından değil de insanın yastığında ya da ne bileyim tülbentinde bıraktığı o katıksız doğallıktan bahsediyorum. Hani şu annesinin tülbenti olmadan uykuya dalamayan terli çocuk uykularındaki o masum kokudan...
Size de olur mu bilmiyorum ama bazı kokuları alınca ben, koşarak abaküslü yapay ilkokul fotoğraflarıma dönüyorum:
“Başını yukarı kaldır, kalemini de dik tut, gülümse bakayım biraz, başını da az sağa çevir sağ sarımsak kızım, heh tamam kal öyle çekiyorum...”
Mesela geçen gün hiç olmayacak bir anda hiç olmayacak bir yerde burnuma, abimden fırsat bulduğum zamanlarda elime alabildiğim kirli kablolu, gri kapaklı o atariyi oynarken duyduğum koku geldi. Aman canım atarinin kokusu mu olur, demeyin. Oluyor olmasına da benim beynimde irili ufaklı çukurluklar açan asıl şey oynadığım oyunu bile dün gibi hatırlıyor olmamdı: Circus.
Bir sokakta kendi halimde yürürken gelen birkaç saniyelik o koku abimle kavgaya tutuşturuvermişti beni.
"Sabahtan beri sen oynuyorsun, nolur sanki biraz da ben oynasam" diyen hırçın, ama bir o kadar da abisinden korkan, cılız çocukluğumu tüm heybetiyle bir anda karşıma dikti o kesif koku. Hemen akabinde annem girdi devreye:
"Kaldıracağım o atariyi o olacak. Yeter canım, kedi köpek gibi didişip durmayın bütün gün. Allahtan iki çocuksunuz. Oğlum, sen çık bakayım dışarı şaşı olacaksın bütün gün şu televizyona bakmaktan, kim çıkardı şu atariyi bilmem ki?"
Abim koltuğunun altında altıgenleri birbirinden ayrılmış, ipleri sarkmış, havası inmiş -ama birinin yüzüne hızla isabet ettiğinde beyin kanaması geçirtebilecek olan, ki mahalle jenerasyonuna yetişmiş her çocuk en az bir kez o topun tadına bakmıştır- o eski futbol topuyla tehditler savurarak ayakkabılarını giymeye başladı:
“Sen anneme dua et, yoksa gösterirdim ben sana, sen benden bir şey istersin nasılsa...”
Dua ediyorum, ediyorum ki sokakta kafasına göre çocuklar olsun. Balkona koşup sokağı kolaçan ediyorum, neyse ki abimin tayfası aşağıda oh, bu da demek ki akşama kadar gelmez. O zaman şimdi kolonyalı peçeteyle atari kasetini bir silelim. Abim hep siler, nedenini bilmiyorum. Nasıl yapıyordu ki bunu abim, dur bakayım. İyi de, ya bozarsam? Bu kolanya su gibi bir şey değil mi ya, nasıl zarar vermiyor ki şimdi buna? Üç saniyelik deli cesareti... İşte oldu. Şimdi durun da şu maymunlu bölümü bir geçelim hele. Her maymunun üstünden atlarken iki üç saliseliğine duran çocuk kalbimle.
Heey, kokuyu aldınız mı? Annem kurabiye yapmış. Az önce uğruna abimin delikanlı damarını attırdığım atariyi bırakıveriyorum bir kenara. Benim oynayacağım da bu kadar zaten. Abim biraz sabretseydi verecektim hemen ama, napalım kendi bilir.
Neyse annem, "balkona çık" diyor, “kurabiye getireceğim.” Çıkıyorum balkona, bir güzel kuruluyorum salıncağa, oh mis! Annem boğazımdan bacaklarıma eğimli şekilde pötikareli kırmızı bir örtü serip tabağı kucağıma oturtuyor, bir bardak da soğuk süt... Ya Rabbi, ne muazzam an! Ve sizi üzülerek temin ederim ki bu yaşıma kadar bir daha hiç böyle güzel kurabiye yemedim ben. Annem bile bir daha aynısını yapamadı üstelik. Bu yaş oldum tadı hâlâ damağımda ve hâlâ her kurabiye yiyişimde o tadı umar ve umduğumu bulamadığımla kalırım. Bugün bile arada bir aklıma gelince anneme o tadı tarif etmeye çalışıyorum, “O zaman karnın çok açtır da o yüzden sana öyle gelmiştir.” diyor. Ama bence o iş hiç de öyle değil. Bu kurabiye bir çeşit çocukluk metaforu benim için, bunun gibi birkaç metaforum daha var.
Neyse durun bakayım, zil sesi mi o?
Alt komşumuz Fatma teyze gelmiş annemi çaya çağırıyor.
“Ben Fatma teyzenlere iniyorum, çaya. Sen de gelecek misin?” diyor annem vereceğim cevabı bildiği halde, bir umutla. Çocukken yalnız kalmaktan çok korkardım ben, hemen annemin eteğine yapışıyorum. Merdivenlerden aşağı kata inmeye başlıyoruz birlikte. İniyoruz, iniyoruz... Fakat o da ne! Birden ayakkabılarım büyüyor, kıyafetlerim, ellerim... Sesim büyüyor, korkularım. Keşkelerim büyüyor, hayal kırıklıklarım... Annem? Annem de yok işte. Apartman yok, Fatma teyze yok, atari yok, kurabiye yok, abim yok. Yokluklarımı sırtlamış şimdi, başka bir şehrin başka bir sokağında ben, belki kendim anne olacak yaşımda ağır aksak yürürken, dudağımda boynu bükük bir tebessümle omuzlarımdaki sorumluluklara aldırmadan; abimin kızgın alnını, annemin kurabiyeli ellerini öpüyorum ve bir kez daha kalbimi yoklayıp:
"İyi ki" diyorum, "İyi ki."
Yorumlar