Ben Reşha-i Kalem; Hüznü, Güz'ü, Sûrur'u, Sükutu Kağıtlara İşleyen
- Nur Akboz
- 7 Ekim 2017 - 12:15
- 2 dk okuma süresi
- -
- 0
Ve çok uzaklarda bir genç kız, masasına bıraktı kalemini. "Belki...'' dedi, belki oldu belki olmadı. Belki kesişmeliydi bu hayat yolları. Belki yakın gelecekte mutlu sonu olmalıydı yazılanların. Bir sonbahar akşamıydı, bir yandan masasında çayını yudumlarken, diğer yandan parmakları kalemi sıkıca kavrayıverdi. Yüreğinden geçenlere, kalemin ayna olması gerekliydi. Gece kadar karanlık bir iç çekti ama sonra bir an aydınlandı gözleri. Gökyüzüne baktı, yıldızlara dokunmak geldi içinden. Ve gözlerinde parlak bir keder, dudağında belli belirsiz bir tebessümle fısıldadı.
Düşündü...
Hüznü, Güz'ü, Sûrur'u, Sükut'u....
Hepsi de, yaşamın tadı tuzuydu.
*Hüzün*
Hüznü yazıyordu kalemi... Hüznü yazmak, dökülen yaprakların yürekleri sarartması gibi birşeydi. Güller solmuş, papatyalar kurumuş, karanfiller boynunu bükmüştü. Geriye hüznü yazmaktan başka ne kalıyordu ki? Satırları güze boyadı... Hüzün, özlemin kavurduğu, bitmek tükenmek bilmez tarafı, âşığın maşuka gizli serenadı, sürurun ömürlük arafı. Güllerin gülüşüne sıkışıp kalmayı başaran buğulu şarkı. "Allah Hüzünlü Kalpleri Sever"di. Hüzünlerin karşılığı hep O'ndadır, hep O'ncadır. Ve "Yalnız hüznü vardı kalbi olanın..." Yüzün bahara, özün hâra baktığında ve hüzün, tüm ihtişamıyla gözlerinde durduğunda. Hüzün, huzur kadar gerekliydi...
*Güz*
Her insan Güz'ü yaşar. Güz bazen yakar, bazen de yaş olup gözlerden akar. Hatırlatır geçmişi ve geçmiştekileri. Ölümü hatırlatır, kaybedilenleri ve kaybedilecekleri. İlkbahar'ın kıymetini hatırlatır bazen de. "Her nasibin vaktine esir olduğunu", baharlara kavuşmak için sabrın gerekli olduğunu yad ettirir. Her 'bahar'ın bir Son'u vardı demek ki. Her Son'un ardında bir bahar'ın olduğu gibi. Sonbahar; İlkbahar kadar ömre güzellik katar.
*Sûrur*
Huzur, Hüznün olduğu yerde başlar. Süruru iliklerine kadar hissedince insanoğlu; süruru verene ellerini açar. Zira O'nu anmak, O'na dayanmak, O'nun huzurunda olmak, huzurun ta kendisidir. Huzurun reçetesini, Ademoğluna sunuyor Rahman: "Şunu iyi bilin ki; kalpler ancak Allah’ı zikretmekle, anmakla huzura kavuşur!" (RAD Suresi, 28.Ayet) Bazen de huzur, gökyüzü lacivert çarşafa bürünürken, yürümekte... Yüreğe nakış nakış işleyen bir Türküde. Masum bir çocuğun saf tebessümünde. Kitaplarla dolan raflarda, bazen bir şiirin mısralarında, Karanlıkları yırtan Ay'a bakmakta....
Sûrur, idrak edebilmenin yüceliğinde. Kalbin ve dilin şükründe.
*Sükut*
Sükut eden insan, konuşandan daha tesirli cümlelerle ifade eder derdini. Sükutun derin büyüsü, cümlelerin yıldız gibi yükselip, karanlık gibi sönen etkisinden daha büyük.. Sükut; özün de, sözün de közü. Yürekte sıkışıp kalan kelimelerin çığlığı. Dervişlerin vaveylası. Yaratılanın, Yaradan'a sesli duası. Sükut sessizliğin sesi, yazılırken kelimelerin silinmeyen izi.
Genç kız aldı yine kalemi... Bir miktar düşündü. Düşünce deryasından sıyrılıp, yüzünü önünde duran beyaz kağıda çevirdi. "Reşha-i Kalem'' dedi kendine. ''Kalem'inden dökülen katreler'' anlam bulmalıydı. Yazdıklarının başka yerlerde, başka insanlar tarafından yaşandığını bilerek, Hikmet'in üç dizesiyle ile bitirdi hikayesini: "Bakıyorum geceye demirlerden ve iman tahtamın üstündeki korkunç baskıya rağmen, kalbim en uzak yıldızla birlikte çarpıyor!"
Etiketler
Yazar Hakkında
Nur Akboz
Belki de hiç anlatamayacağım öldüğümüzü. Adına 'yaşamak' denen bir serüvenin içinde baharı beklerken bile, Güze sevdalı bir ölümle yürüdüğümüzü..
Yorumlar