Bir Garip Zaman
- Fadime Çetinkaya
- 27 Aralık 2020 - 13:16
- 4 dk okuma süresi
- -
- 7
Ne zor günler geçiriyoruz şu son zamanlarda.
Hastalıklar, depremler derken koca bir yılı geride bırakıyoruz. Sustuk ilk başta hem de hiç olmadığımız kadar sessiz kaldık hayatın karşısında. Kapadık çenemizi ufak bir bez parçasıyla ya da susturulduk belki de çok konuştuğumuzu düşünenler tarafından. Böylesi yaşamayı hak ettik mi dersiniz? Ya da ektiğimiz ekinleri biçme vakti mi geldi bilinmez. Bildiğimiz bir şey var ki sarılmaya hasret, birlikte çay içmeye özlem duyar olduk en sevdiklerimizle...
Yeni bir dünya düzenin ortasında bulduk kendimizi, nereye dönsek çıkmaz sokak...
Yasaklar, kurallar, mecburiyetler ve alışkanlıklarımız arasında sıkışıp kaldık çaresizce. İlk başlarda çok zorluklar çeksek de sonra çabuk alıştık her şeye olduğu gibi bu duruma da. Ve başladı yine önce kendimizle olan savaşlarımız. Günden güne yalnız kalmaya başladık. Hani derler ya, ‘vicdanınla baş başa' diye, yok biz vesveselerimizle kaldık.
Artık plan falan yok, bir an da oluveriyor her şey, neyle karşılaşacağımız belli değil. Olması gerektiği gibi yaşamaya zorluyor bizi başımıza gelenler. Aklımıza bile getirmeye cesaretimizin olmadığı ölümleri sayarken bulduk kendimizi. Her an ölecek gibi ölüme de hazırlıksız yakalandık işte...
Hele bir panik sardı ki bizi sormayın gitsin. Herkeste patlamaya hazır bir öfke, sabırsızlık ve huzursuzluk hakim. Metanetli olmak öyle kitaplarda yazdığı gibi olmuyormuş demek ki. Öğrendik, daha çok öğreneceklerimizin yanında bunu da.
Eksikliklerimiz suratımıza bir tokat gibi çarpıyor gün be gün. Oysa daha çok gençtik, başımızda dumanlar... Hiç hazırlık yapmamıştık ki sıra bize gelene kadar çok var diye. Bir soran olursa yine “Bütün bu kaosun ortasında yuvarlanıp gidiyoruz işte.” yolu bildiğimizden de değil hani! Yol nereye götürürse oraya misali.
Ama ders de almıyoruz bu olanlardan. Aksine daha da bilinçsiz davranıp, şikayetlerle boğuyoruz şükredecekken benliğimizi.
Yasaksa neden yasak, değilse neden değil soruları arasında kaybolduk sanki. Çünkü bünyemiz alışkın değildi bizim böyle gel gitlere. Düşkün olduğumuz bir keyfimiz vardı, onun da keyfi kaçtı kime sorsalar.
Eski günleri anımsayıp “ah o eski günler” diye iç geçirirken bugün o kadar uzağa gitmeden dünü arar olduk. Arif Nihat Asya'nın dediği gibi “Ne olduysa hep bize azar azar oldu...” Kim bilir belki de hep nazar oldu...
Bir taraftan ise düşünmek için çok zamanımız oldu. Bizi bizden uzaklaştıran bu yaşadıklarımızdan neler öğrendik, neleri koyduk eleklerimize neleri eledik? Kaç doluya koyduk aldı mı ki boşa koyup da dolduramadık...
Sahi kıymet bildik mi elimizdekilerin kıymetini; en başta sağlığın, sonra da var oluşun ve sonra da sevdiklerimizin?
Mutluluğun sırrı yetinmeyi denedik mi bu süreçte?
Yetinmek; yeterli görmek, kanaat getirmek, yeri gelince aza şükretmek değil miydi?
Yetinmek şöyle dursun, şikayetler aldı başını gidiyor bizden önce. Tüm olumsuzlukları söylenip durduk aylar boyunca. Biz mi her şeyden şikayetçiyiz yoksa her şey mi bizden o da belli değil ya. Şükür derken bile vara yoğa söylenmekten vazgeçmedik.
Dile getirmek de şikayet etmekti bilemedik...
Kim bilir belki de kaybolduk kendi içimizde. Oysa kendini bulamayan insanlığın yolunu bulabilir miydi hiç? Arayışta da değildik aslında Araf’tan beter bir çıkmazda...
Zulüm bir kum fırtınası gibi esiyordu dünyada. Ama gören, bilen ve duyan olmadı. Çünkü güneş doğuyordu nasıl olsa, diniyordu yağmur her fırtınadan sonra.
Ve biz İnsanoğlu, tükettik bir ömür boyunca imkân bulduğumuz her şeyi. Havayı, suyu, ağacı, doğayı ve hatta hayvanları bile tükettik...
Sonunda mı?
Yorulduk!
Ve tükeniyoruz! Kendi kurduğumuz düzende, kendi sebep olduklarımız tarafından tüketiliyoruz...
Yetmiyor, artık hiçbir şey yetmiyor bizi mutlu etmeye. Hep daha fazlasını istiyor, elde edince de bir fazlasını bekliyoruz...
Olmayınca da mırıl mırıl söylenir, kendimize dert eder olduk başımıza ördüğümüz çorapları...
Yetinmeyi bilmeyenler ile yetinemeyenler arasındaki soğuk savaş sürüyor bu süreçte adını kriz koyduğumuz karmaşada...
Sahi bu karmaşanın asıl sebebi neydi? Buhranı geçiren insanlar mıydı, yoksa insanlardan muzdarip dünya mıydı?
Haklı haksız aramadan suçlu hep başkasıdır kime sorsalar. Maskeyle kapattığımız çenemizdi, burnumuz ise yine olmaması gereken her şeyin içinde her zamanki gibi...
Elimizdekilerle yetinerek mutlu olmaya çabalamak yerine, söylenerek mutsuz yaşamaya alıştırdık kendimizi. Peki nasıl üstesinden geleceğiz bu düzenin?
Düşünerek mi, anımsayarak mı ve de anımsatarak mı?
Çare yine biziz aslında. Ah bir bulsak kendimizi. Hani derler ya, İnsan evvela kendiyle barışık olacak diye.
İşte zaman, işte mekan...
Yok dediğimiz her şey karşımızda.
İnanırsak, başaracağımızı da biliyoruz deliler gibi.
Ve biliyoruz ki bütün bu bekleyişler umutla, sabırla son bulacak inşallah.
Böyle değildik, böyle de kalmayacağız elbet.
Vardı bizim de bir hayalimiz, sorsalar “Mutlu ve sağlıklı bir gelecek” derdi her birimiz.
Çünkü yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen, özgürlüğü öğrendiğimiz kuşlardı tek kıskandıklarımız...
Biz hayal ederek umut edenlerdeniz, umut etmek hayal olmamalı hiçbir zaman...
Karanlıklara değil, aydınlık geleceğe açtık kalplerimizi. Döndük yüzümüzü güneşin Rabb'ine doğru...
Geceler uzun olsa ne yazar, sonu sabah değil mi? Karamsarlık yakışmaz bize, biz güzel günler için seher vakti dua edenlerdeniz...
Yol uzun, yük ağır omuzlarımızda. Düşünce yere korkmamalı, kim bilir bir gün bir Sakarya türküsü kaldırır bizi de ayağa.
Çünkü gözlerimizle konuşmak sanatımızdan, yüreğimizle tasdik etmek imanımızdandır bizim...
Etiketler
Yazar Hakkında
Fadime Çetinkaya
Okumak zaman ister, yazmak ise dolu bir yürek... Ben ise okudukça yazanlardanım...
Yorumlar