Çocuk Deyip Geçiyorsun, Geçme!
- Meltem Ortakcı
- 2 Haziran 2018 - 05:18
- 4 dk okuma süresi
- -
- 0
Birkaç saat önce hemen üst sokağımızdaki okuldan muazzam bir gürültüyle dağıldı çocuklar. Aslında gürültü her gün oluyor, böyle şeylere alışığız ama bu bir başkaydı sanki. Hemen her gün mahallecek bol küfürlü ağız dalaşlarına, kuru tehditlere, kulak yırtan bağırış çağırışa maruz kalıyorduk ama bu kez bir farklıydı. Bir kavgaya şahit olmuştum odamın penceresinden. Kız kavgası. İlk ve orta öğrenimini Fransız kolejlerinde falan gören yoksa şayet, hemen herkes kız kavgası ne demek ucundan bucağından az biraz bilir. Bolca çığlık, saç çekme, doruklarda adrenalin falan… Benim okuduğum dönemde de böyle şeyler olurdu ama o zamanlar daha masumdu tabi.
Bugün iki kız girdi birbirine. Lafın gelişi değil yalnız, gerçekten birbirlerine girdiler. Biri diğerinin sevgilisiyle facebookta ilişki durumu yapmış, mevzu bu. Facebook, benim daha önce hiç ciğerimi tutuşturmamıştı. Sebebin bu olduğunu duyar duymaz, genellikle böyle durumlar karşısında kontrol etmekte zorlandığım mimiklerim girdi devreye. Dışarıya baktığım pencerenin köşesine anlamsızca saplanıp kaldım. Gözlerim bir süre sabit kaldığından mı yoksa duyduğum şeyin acısından mı doldu bilmiyorum ama, biraz sonra gözüme sığmayan yaşların ağırlığı kendime getirdi beni. Beynimde durmadan şu ses çınlıyordu: “Bu çocukların en büyüğü en fazla on beş yaşında. On beş… On… Beş…” Birkaç bağırışmadan sonra sevgililerini paylaşamayan bu kızlar, bir anda birbirlerinin saçlarına yapıştılar. Birisi feci dayak yedi. Müdür yardımcısı gelince de aslında çelimsiz gibi duran, ama Karamürsel sepeti sanılmaması gereken kız, diğer kızı dövmeyi bırakıp ufaktan tüydü. Bu sırada etraftaki çocukların da kimisi kavgayı ayırmaya çalışıyormuş gibi görünüyor, yani işte hanım evladı korktu kaçtı falan demesinler diye, kimi aslında Karamürsel sepeti olmayan kız için tezahürat ediyor, kimisi sahiden hanım evladı; kendini bir anda ortada bulmuş garibim gitsem de ödevimi yapsam derdinde, kimisi de olayla hiç alakası olmadan sırf yeşillik olsun diye beşlik simit gibi sırıtıp kavgayı izliyor. Bu arada burası bir ortaokul ve bu çocukların en büyüğü en fazla sekizinci sınıf öğrencisi söylemiştim değil mi? Akabinde mahallenin toplumsal duyarlılığı aşırı kabarmış tonton(!) amcaları, teyzeleri camlara, pencerelere çıkıp bir anda çocukları yuhalamaya başlayıp, “Utanmazlar, bu gençlik nereye gidiyor, yaşınızdan utanmıyorsanız bari ananızdan babanızdan utanın eşek sıpaları…” gibi kendilerince vicdanlarını rahatlatadursunlar ama, ben illa bir çıkıntılık yapacağım ya; kıymetli büyüklerimizle pek aynı fikirde olamıyorum maalesef. Şundan ötürü, anlatayım: Ben bu okulda okurken de böyle kavgalar olurdu hep, hele lisede… Ama ben daha çok bu kavgalarda “Yok ya bak sen yanlış anlamışsın”, “Hocam o iş öyle olmadı, bakın”, “Ya ne bağırıyorsun, insan gibi konuşsana!” gibi müdahalelerle ara bulmaya çalışan öğrenci tipine hayat vermişimdir genellikle. Gerginliğe oldum olası gelemiyorum. Ya gerginliği gidermeliyim ya da ortamı terk etmeliyim. O zamanlar da delikanlı çağlar tabi, gitmek de uygun olmayacağından ve içim rahat halde eve dönebilmek için kavga bitene kadar olay mahallinde kalırdım. Tüm bunlar; ben çok iyi, çok akıllı, çok uslu bir çocuğum diye de değildi üstelik. Çocukluğumu saymazsak bu yaşıma kadar hiç saç çekmeden, ya da saçı hiç çekilmeden, adı herhangi bir kavgaya karışmadan gelebilmiş, hayanın ne olduğunu bilen bir çocuk olabilmişsem eğer; aslan payı, okuldan yeni gelen çocuklarına: “Temizlik yapıyorum, şimdi sokağa gidin akşam gelirsiniz.” Diyerek ellerine salçalı ekmek tutuşturup sokağa salan annelerin aksine; beni her gün sıkılmadan kapıda karşılayan, ruhumu iyileştiren, benimle konuşmayı becerebilen annem sayesindedir. İlkokul mezunu olmasına rağmen ben lise son sınıftayken bile aslında bir şey anlamayacağını bildiği halde fizik dersinde ne işlediğimizi soran, bana her şeyi ama her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlatan annem sayesinde… “Bak kızım, eğer böyle böyle yaparsan sonuçları böyle olur; böyle böyle yaparsan da böyle, tercih senin.” diyebilen, ama bir hata yaptığımda da “Ben sana dememiş miydim, al işte?” diye başıma kakmayan annem sayesinde.
Bizim zamanımızdaki çocuklar sokak ya da televizyonla arkadaşlık ediyorlardı, bugünkü çocuklar da bilgisayarla, tabletle.. Bilhassa modern zaman kadınları; “Ne yani bu kötü dünyaya mı çocuk getireceğim?” deyip duruyor. Allah’ın bir kulu da çıkıp demiyor ki; “Ben muazzam çocuklar yetiştirip bu dünyayı güzelleştireceğim.” Yoo, aslına bakarsanız bu hiç de ütopik değil. Bu dünyayı kötüleştiren nasıl birilerinin çocuklarıysa güzelleştirecek olanlar da yine birilerinin çocukları olacak çünkü. Bu ülke, bu ümmet, bu dünya insanları için yapılabilecek en iyi şey ilmek ilmek işlenmiş ahlaklı, erdemli çocuklar yetiştirmektir. Sorumlulukları her fırsatta anneanne, babaannelere ya da öğretmenlere bölüştürülmeden yetiştirilen güzel çocuklar değiştirecek bu dünyayı. “Anneleri ve babaları tarafından yetiştirilen güzel çocuklar…” Ne o, bizim çocuklar dünyayı güzelleştirecek kadar mükemmel çocuklar olmadı mı? Olsun, zararı yok. Biz insanlar, vicdan rahatlığıyla elimden gelenin en iyisini yaptım demekle mesûluz zaten. Allah’ın kimseyi potansiyelinden fazlası için sorguya çekmeyeceğini söylediğini hatırlasanıza. Çünkü Allah başarıya değil, çabaya bakar.
Bizim ülke olarak, ümmet olarak, hatta tüm dünya insanları olarak asıl ve geri dönüşsüz kaybımız, bu güzel ve kıymetli çocuklardan ümit kestiğimiz gün olacak. Ve artık ahlarla vahlarla kaybedecek hiç vaktimiz kalmadı, silkinip kendimize gelmek zorundayız.
Geç kalmışlığımıza ya da ihmalkarlığımıza aldanmadan, umut ile bu güzel çocukların hem ellerinden hem de gözlerinden öperim.
Selametle…
Yorumlar