Firak Rüzgârı
- Nursimâ Memiş
- 12 Haziran 2022 - 17:05
- 5 dk okuma süresi
- -
- 12
Güneşin bile doğmaya utandığı, toprağı kanla sulanmış diyarda kimsesiz bir sabaha açıyorum gözlerimi. Neftî günlerden bir gün. Yıllardır bitmek bilmeyen neftîlik yüreğime kadar sinmiş olsa ki, güneş bakışımı çalmıştı bu ruh hâli. Annemin seslenişiyle uyanamıyorum kaç zamandır. Bir anda, annemin katran bir kurşunla vuruluş anı beliriyor gözümde. Son defa gözlerimin içine bakıp “Yavrum!” deyişi.
Abimin gözlerindeki korkulu bakışlar, yaşanmışlıkların yüzünde oluşturduğu katre katre izler olayın vahametini açıklıyor. Gümbürtüden sağır olmuş kulağımı işaret parmağımla tıkayarak düşünmeye başlıyorum. Gönül kapımızın sıcak renklere açık olduğunu bilenlerin, neden karaya çalan renkleri meşrulaştırdığını, ağız dolusu gülüşümüzü bizlere “Yasak” kıldıklarını… Çığ gibi büyüyor kinim. Derin bir nefes veriyorum sanki bu bedenden kurtulmak istercesine. Korkudan başımı bile kaldıramıyorum. Annemin ölmeden önce bize bıraktığı çemberi elimde sımsıkı tutuyorum. Çemberi burnuma tutup annemin kokusunu çekiyorum. Bakışlarım ise tek bir noktada sabit kalıyor.
Pencereye doğru ağır adımlarla ilerleyip perdeyi aralıyorum. Güneş doğuyor yorgun bedenlerin olduğu beldede; içimizdeki güneşleri batırmalarına karşın. Abim çatlamış duvara yaslanmış, fersiz bakışlarıyla bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Sanki “Buralardan gitmeliyiz” der gibi. Annem, babam ve iki kardeşim şehit oldu. Bir zamanlar sevincin hâkim olduğu ailemizden, abim ve ben kaldık. Sevinç yerini hüzne bıraktı.
Doğan güneşe merhaba deriz; batan güneşe ise hoşça kal diyemeyiz. Çünkü burada güneşin ne zaman batacağı meçhuldür. Göğü yırtan sesin ardından, arzı saran kuvvetli ışık yayılır çoğu zaman. Ardından bir haber kulakları tırmalar: “Halep’te kırk kişi öldü.” Salalar yükselir, talihsiz bebeklerin cennete uğurlanışını haber etmek için. Doğdu sandığımız güneş birden batıvermiş. Kendime gelirim, adımın “Ahmet” olduğunu idrak ederim.
Bu sefer yeryüzünü saran kuvvetli ışığı çok yakınımızda gördüm. Sanki güneş dibimizdeydi, öyle şiddetliydi. Perdeyi araladığımda viraneye dönmüş evimizin etrafını, donuk bedenlerin esir aldığını görüyorum. Taşlardan daha katı çehre ile göz göze geliyoruz. Bakışları benim üzerimde iken silahına dokunuyor. Vicdanları harabe evler arasında kaybolmuş bu insanların. Bu küçük bedenime, umudu olmayan yüreğime ateş etmek için yelteniyor. Arkadan donuk bir ses: “Haydi gidelim!” Altı kişilik ailemden, iki kişinin kaldığı harabe evimi terk ediyorlar.
“Abi” diyorum, “Ülkemin güneşi, demli çay gibi hep acı mı doğardı? Umuda hep böyle hasret miydi? Abim susmuyor bu sefer: “Umut ülkemin bağrında yetişiyor. Bu zulüm biter elbet!” İçimde yaktığı ümit meşalesine karşın minnet duygusuyla sarılıyorum abime, bırakmıyorum ellerini; bir kuş olup uçacak diye.
İçime güven ve huzur salan kutlu çağrı arzdan semaya yükseliyor. En sevgili çağırıyor, müezzin aracılığıyla:
“Hayye ala’s-salah, hayye ala’s-salah
Hayye ale’l-felah, hayye ale’l-felah!”
Abim kendinden emin, tok ses tonuyla: “Ahmet, ahirette yüce makama erişmek istiyorsan namazlarına dikkat etmelisin” diyor. Başımı sallıyorum, onu tasdiklediğimi görmesi için. İçimden çocukça duyguyla: “Yanımızda hiç kimse yokken Allah (c.c) vardı. O halde bekletmemelisin Ahmet” diyorum. Abimin elini sımsıkı tutup caminin yolunu tutuyoruz.
Namazı ifa ederken kulaklarımı parçalayan sesin ardından toz bulutu, göz gözü görmüyor. Etrafta adını koyamadığım metalik koku yayılıyor. Saklandığım minberin yanında adeta çakılı kalıyorum. “Gözlerimi açmak istemiyorum!” içimden tekrar ettiğim bu telkine rağmen açıyorum gözlerimi. Kelimeler boğazımda düğümlenirken bakışlarım abimi aramakta. Bu dünyada bir tek abim kalmıştı yanımda, o da mı süzülmüştü göğe! Semayı titreten acılı sesle: “Abiii!” diyorum. Abimi ilahi huzurda secde halinde buluyorum. Elimle ona dokunduğum zaman birden devriliveriyor. Pervasızca ayrılık rüzgârı esiyor aramızda. Damarlarımdaki kan hızlanıyor. Deniz gibi masmavi gözlerine bakıyorum; umut dolu olan… Bir yanım yangın yeri sızlıyor. Diğer yanım ise: “Kederlenme! Yüce mertebeye ulaşan kimseye neden hüzün duyarsın? Sen şehit kardeşisin” diyor.
Hafızamın silik mıntıkasında olan gül kokulu gülüş fotoğraflarımın olduğu anılarımı ardımda bırakıp gidiyorum. Çünkü artık gülüşümle birlikte gül kokulu gelecek günlerimde terk etmişti beni hatta bu şehri ve de ülkeyi. Kimsemin kalmadığı beldeden kimseyi tanımadığım yurda doğru ilerliyorum, mağrur hüznümle.
Hürriyetimiz için adadığımız kurbanların olduğu yerlere uzun uzun bakıyorum. Hatıralarım depreşiyor, maziden gelen ses kulaklarımda: “Haydi Ahmet, misketi fırlat!” diyor arkadaşım İbrahim oğlu İsmail, daha doğrusu şehit İsmail. Oyun oynadığımız yerler ise cesetlerle dolu. Çocukluğumuz su gibi akıp gidiyor avucumuzun arasından çocuk olmamıza rağmen.
Çok yalnızım bu âlemde. O kadar yalnızım ki aynada kendimi göremiyorum artık. İnsanlara olan yabancılığım ise yalnızlığım kadar. İstemsizce gözyaşlarım süzülüyor ıslatıyor toprağı. Topraklar rahmet olan yağmura doymasın. Ölüm kusan bombaların neticesindeki kanlara ve gözyaşlarına değil. Gözlerimden yaşlar firar ediyor al yanaklarıma doğru. Küçük ellerimle siliyorum gözyaşlarımı, tenha kalan gönlüm kan ağlamasına rağmen. Kendimden geçmiş halde saatlerce yürüyorum. Gecenin dinmek bilmeyen zifiri karanlığına bir de benim sessiz feryatlarım karışıyor: “Korkuyorum anne, korkuyorum: zamandan, mekândan ve insanlıktan!” Çehremi bürüyen kin ve nefret sesimin rengini değiştiriyor: “İnsanlıktan bahsedenler nerede? Bir zamanlar şiirlerin konusu biz çocuklar değil miydik? Hâlâ şiirlerde çocuklar mı anlatılıyor yoksa biz mi muafız şiir konusu olmaktan? Yüzüm kir pas içinde olabilir ama tertemiz yüreğime de yazılamaz mı şiirler? Anlatılamaz mıyım sihirli kelimelerle?” Ardından biri fısıldıyor kulağıma: “Üzülme! Zulüm kamçısı göğsünde saplı yaralı ceylanım! Tarih yazıyor bu acıyı, insafsızlığı ve insanlığı!” Nefes alışverişimin düzene girmesini bekliyorum. Mıhlanıyor bakışlarım. Orası boşluk. O boşluğu kendi gül kokulu hatıralarımla doldurmaya çalışıyorum. Eski güzel günlerimi anıyorum aslında, geleceğe dair umudumun olmamasına karşın. Annemin, babamın, kardeşlerimin ve abimin yanıma gelip bana dokunduğunu hissediyorum. Hasret kaldığım sesleriyle: “Ahmet, biraz daha gayret!” diyorlar. Ellerim, küçülmüş yamalı pantolonumun ceplerine sığmıyor ama yine de ellerimi ceplerime sokmaya çalışıyorum, çünkü çok üşüyorum. Günler sürüyor bu yolculuğum. Kâh gözlerim geceye yenik düşüp kapanıyor kâh soğuktan morarmış parmaklarım, taş tarafından yarılmış ayaklarım tökezliyor. Zamanını ve mekânını bilmediğim yerde şuurumu kaybediyorum. Sanırım yaşadıklarım bu küçük gövdeme ağır geliyor. Çetin soğukla açıyorum gözlerimi. Tam kalkacakken yeniden düşüyorum yere. Açlığımı iliklerime kadar hissediyor olsam ki rüzgârda savrulan yaprakları yiyorum.
Gök fısıldıyor ninnilerimi. Ya zalimlere karşı uçuşan ebabil kuşları, onlarda yanı başımda kol kanat geriyorlar güçsüz bedenime. Susuzluktan kurumuş boğazıma, az ileride gördüğüm çamurlu su iyi geliyor. Kana kana içiyorum. İleride çit görünüyor. Zorluyorum kendimi yürümeye, her ne kadar kan revan içinde olan ayaklarım vücuduma ağırlık yapsa da.
Türkiye sınırında askerler “Allahu Ekber” nidalarıyla inletiyor arşı. Kavrıyorum ki burası sevginin, sevdanın yaşandığı ve yaşatıldığı ülke: Türkiye. Gök kuşağının envaiçeşit renklerinin donattığı kutlu ülke. Biliyor musun, artık ben gök kuşağının renklerini unuttum. Sahi, kaç renkten oluşuyordu gök kuşağı? Bizim gökyüzümüz hep zifiri karanlık, acı saçan zalimler yüzünden.
İçimden: “Ülkemi kurtaracağım elbet!” diyerek ettiğim yeminlerle Türkiye hudutlarına giriyorum, geçmişi ardımda bırakarak son küçük adımımla. Feri kalmayan vücudumu merhametle kucaklıyor Anadolu yurdu. Tıpkı sımsıcak sarılan bir ana gibi. Avuçlarımın arasında tuttuğum güvercinin kalp atışlarını belli belirsiz hissediyorum. Pasparlak gökyüzüne bakıp salıveriyorum güvercini avuçlarımın arasından, masumiyete yeminli benliğimle. Ülkemize ve dünyaya barış ve huzur getirsin diye.
Etiketler
Yazar Hakkında
Nursimâ Memiş
Kelime ve sayı hamalı
Yorumlar