“Gönül Köyümün Efendisi Annem”
- Berna Öner
- 6 Şubat 2017 - 18:44
- 2 dk okuma süresi
- -
- 0
“Mekanlar değil, mekanların sahibi insanlardır; aslında bizi varlıklarını temsil ettiği mekanlara bağlayan.”
Coğrafyalar, bağrında evlat denen mevsimleri taşıyan, Anneleri barındırırlar. Sade ve yürek güzelliği yüce Anneleri.. Anneler hep güzel değil midir zaten? Evet, anneler her bir coğrafyanın daimi güzelleridir. Oldukça güçlü ve zamana meydan okuyacak kadar da cesur… Zamana evladı için meydan okuyan Anne, rahmet yağmurlarına eşlik eden rüzgarlar gibidir.
“Annem, vatan toprağıdır. Her bir karışı, mübarektir. Vatanım olan Babamın, toprağı olan Anneme gelen darbe; sineme sürülmüş bir lekedir.” dedi bütün sevgisiyle Evlat. Çünkü mevsimlerden ayrılığı yaşıyordu. Seçmiş olduğu, mevsimin ayrılığını…
Annesini, vatan toprağını önce Allah’a; sonra coğrafyasına emanet etti. Güzergahı uzaklardı ve coğrafyasından da uzağa vardı, Evlat!
Köyünün huzur sessizliğinden, şehrin huzursuz gürültüsüne gitti. Güzel ve ruhaniyetli gayeler içinde olmuş olsa da, anneyi evlattan ayrı düşüren her düşünceye karşıydı.
Evlat, şehrin gürültüsünde yetişen çocuklara; köyün/köyünün huzur sessizliğini anlatıyordu. Anlatabildiğince..
Evladın köyü; binbir mana ile bezenen bir köymüş. Bilinenin aksine ne yeşil ovalar varmış ne de uçsuz bucaksız akan nehirler.. Onun köyün de kışlar gibi yazlarda çetinmiş. Bacası tütmeyen ev ölü, sabah seheriyle uyanmayan gömülüymüş.
Evladın köyünün efendisi, Annesiymiş. Evlat mevsim misali değişirken, Anne yıl gibi onu bağrında taşıyormuş. Bütün munzurluklarına sabrı ile göğüs gelen, bütün başarılarına destek verenmiş.
Evlat, şehri kendisine manzara yapan penceresinden dışarıya bakarken, en içinden dökülüvermiş sözcükler.
“Ey Vatan Toprağım Olan Annem,
Sana ve vatanım olan Babama selam olsun. Senden ve köyümüzün huzur sessizliğinden ayrılıp, şehrin gürültüsüyle pençeleşmek yüreğimi acıtıyor.
Bir sürü insanla tanıştım, yeni mekanlar gezdim/ yeni mekanlar edindim. Lakin yürek sevdalı olduğuna aitmiş. Sana aitmişim ben, köyüme ait.
Öyle ki gezdiğim sokaklara, caddelere köyümüzü kıyas ediyorum. Ama her kıyas edişimde kendime kızıyorum. Ah be Evlat, diyorum. Hiç güzel olana, kötü olan denk gelir mi? O halde denk olmayan şeyi neden kıyas edersin, diyorum. Kendime gülüp, geçiyorum.
Annem, sana gelmek istiyorum ama gelemiyorum. Seni yanıma almak istiyorum ama alamıyorum. İnsan sevdiğinin uzakta oluşuyla imtihan olur misali, varlığına şükür içinde donup kalıyorum.
Bir bilsen ki Annem, buralarda çok fazla ışık var. Öyle ışıklar var ki; insanları cezb edip, birbirinden ayırıyor. Hemi de hepsi yapay… Hiç bizim köyümüzde öyle miydi, Annem? Eğer yanlış hatırlamıyorsam; köyümüze karanlık düştüğü andan itibaren tek bir ışığımız olurdu. Gökyüzündeki ay ve yandaşları yıldızlar… Onu da hep beraber seyrederdik.
Şehirde geceleri uyanık kalıp gündüzleri uyuyarak geçiren bir sürü insan var. O yüzden burada hayat geç başlıyor, Anne! Sanki biraz şehrin insanları gibi hayata geç başlamaya başladım.
Ve sobadaki kaynar suyun, her seferinde; uğultu bir rüzgarlı hava da kenetlenenler gibi bizi de, birbirimize kenetlendiren sesini özledim.
Yüreğimin bağrından o güzelim gölgene ısınsın diye ,bütün içtenliğimi yolluyorum.Sana hasret kalmış içimi, sen doldur diye, Annem!”
..En içinden dökülen sözlükler postalanacak bir mektup oluvermiş. Postalanmış,coğrafyanın bağrındaki Anne’ye sunulmuş.
Yorumlar