Gülünç Hakikatler -1 Osman Yüksel Serdengeçti
- Muhammet Beyazal
- 5 Ağustos 2017 - 10:33
- 4 dk okuma süresi
- -
- 0
Gülünç hakikatler olarak ele aldığımız yazı Osman Yüksel Serdengeçti’nin, Serdengeçti mecmualarında aynı başlık altında çıkan fıkralardan, hikayelerden, nüktelerden meydana gelmiştir. Ve bunu “Gülünç Hakikatler” olarak kitaplaştırmıştır. Biz de istifadenize sunmak için ilginç olanları derledik.Yazıya geçmeden, yazar hakkında kısa bir bilgi: Asıl adı Osman Zeki Yüksel’dir. Serdengeçti dergisinde bu imzayla çıkan yazılarından dolayı bu soyadla tanındı. Bu dergi dönemin en ünlüsü idi, dergi çıkar çıkmaz hapise atıldı. Tabii iki üç gün sonda çıkarıldı. Osman Yüksel kalemini hak yolunda bir kılıç gibi kullandı. Bu yüzden Anadolu’da efsanevi bir kahraman gibi tanındı.
Tek Yüzlü Hakikat, İki Yüzlü Para
Serdengeçti’nin ilk sayısında şöyle bir ilân var: “Muhterem okuyucularımız, Serdengeçti bin bir bedel müşkülât içinde çıkabildi. Günlerce kapı kapı, matbaa matbaa, şehir şehir dolaştık. Karşılaştığımız zorlukları yazsak koskoca bir kitap olur. Çok şükür Allah’ın yardımıyla şimdi çıkmış bulunuyoruz. Bir sürü acı hakikatler var! Bunları behemehâl söylememiz, yazmamız icap ediyor. Bildiğimizi, gördüğümüzü cesaretle söyleyeceğiz. Bize bu yolda, hak ve hakikat yolunda yardım ediniz. Serdengeçti’ye abone olunuz. Ne yazıktır ki tek yüzlü hakikatin meydana çıkması için bile, şu iki yüzlü lânet paraya ihtiyacı var. İhtisas Hastalığı, zamanımızın adamları asrımızı türlü türlü tarif ederler. Makine asrı, elektrik asrı, atom asrı gibi… Bize kalırsa asrımızı ihtisas asrı diye tarif etmek daha doğru olacak. İhtisas, mütehassıs dendi mi akan sular duruyor. Meselâ karnımz ağrıyor, dahiliye mütehassısına gidiyorsunuz. Sizi muayene eden doktor, “Efendim, ben yalnız mide üzerine çalışıyorum, bağırsaklardan anlamam.” diyor. Bağırsak mütehassısına gidiyorsunuz, o da, “Ben kalın bağırsaklardan anlaman, ince bağırsak mütehassıyım.” diyor. İş o kadar incelmiş ki her şeyde böyle… Ciğerin içine bakan başka, dışına bakan başka, karasının mütehassısı başka, akının başka…Bir kere hasta olmayagörün idrarınız mı alınmaz, kanınız mı, canınız mı? İş bu tempoda giderse insan bedeninde ne kadar hücre varsa, her hücrenin ayrı mütehassısı olacak.
Bir gün doktor tabelâlarında şöyle şeyler görürsek şaşmayalım:
Birinci sınıf sağ burun deliği mütehassısı.
Amerika’dan diplomalı tırnak mütehassısı.
Göz kapağı ve kirpikler mütehassısı. İlâahiri…
Atatürk ve Kanun
Atatürk’ün ölümünü duyan eski bir hoca, başına sarığı sardığı gibi sokağa fırlar. Polisler adamı hemen tutar karakola götürürler. Hoca hayretler içinde “lâhav-le” çeker, “Yahu, Kemal Paşa ölmedi mi?” der.
Kravat Meselesi
Bizim Serdengeçti, kelimenin her iki manasıyla “garip” bir adamdır. Hayatında bir kerrecik olsun kravat takmamış, palto giymemiş, içki içmemiş, ilâahiri..
Fakültede bir gün arkadaşları onu sıkıştırırlar. Bunlar arasında kızlar da var. “Etme Osman, ne olursun, bir kerecik olsun kravat tak… Bizim hatırımız için”
Osman, “Şimdiye kadar ben neyi taktım ki kravatı takayım, vazgeçin bu sevdadan” dediyse de kâr etmez. Takacaksın da takacaksın… Bakar ki olacak şey değil bu. Peki der, söz verir; yarın sabah fakülteye kravatı gelecek.
Fakültenin bir başmdan öbür başına bu haber yayılır: “Hani felsefede şu karışık saçlı Osman var ya, o kravat takacakmış!”
Sabah olur. Arkadaşları Osman’ı beklemedeler.
Bir de bakarlar ki seninkisi yine kravatsız, baş açık, sine üryan çıkar gelir.
Arkadaşları, “Aşk olsun, sen erkek adamsın, sözünün erisin, hani kravat?!” diye sorarlar.
Serdengeçti de, “Taktım canım, taktım. Bakın işte!” der.
Osman takmış, takmış; ama neresine… Kravatı donuna bağlayıvermiş!
Bir kahkahadır gider…
Yasak bölgelere yakın bir yere bağlamış olmasa erkek kız, hepsi Osman’ın kravatını yoklayacaklar!
Bunun üzerine arkadaşı Arif Emre, Osman Yüksel için bir şiir yazar. Palto giymez, şunu yapmaz, bunu yapmaz, dedikten sonra sözü kravata getirerek şiirini şu iki mısra ile bitirir:
“Kravat takmaz desem, istisnalıdır,
Ya kuşak yapmıştır ondan, ya donuna bağlıdır.”
Bab-ı Ali’de Bir Adilik Daha
Sabahaddin Ali mahkemesi dolayısıyla İstanbul’a gitmiştik. Gelmişken dedik Serdengeçti’nin 8. sayısını burada bastıralım. Mecmuanın eski sayıları da şiddetle aranıyordu. (4 – 5) sayıları bir arada tek kapak altında tekrar bastırmaya karar verdik. EGE Matbaası denilen bir matbaanın sahibi ile pazarlığa giriştik… Bu zat aynı zamanda Demokratmış. “Ali Dayı” ve “Kelepçe” gazetelerini çıkarıyor. Neyse sözü uzatmayalım. Her iki sayıyı 8. sayı ile (4-5) basacak ve bize Kurban Bayramından 3-4 gün evvel teslim edecek. Paranın yarısını da peşin verdik. Herif bir gün sonra caymasm mı? Şaşırdık kaldık. Sağdan soldan, “O para canlısıdır, bir kere bağlanmışsınız, biraz para verin de yapsın” dediler. Biraz daha para verdik râzı oldu. Derdi para imiş adamın. Bayramdan 4 gün evvel teslim edeceği mecmuaları 1 gün evvel teslim etti. O da 4-5. sayının ikinci baskısını. “8. sayıyı basamam.” dedi çıktı..
Kâğıtlar matbaaya getirilmiş, bekliyor. Biz mecmua bekliyoruz..
Bayram geldi. Paramın yarısı verildi. İtiram da şu: “Vay efendim, böyle mecmua görmemiş miş, tıklım tıklım yazı imiş miş, tahta kurusu girecek kadar dahi bir santim yer yokmuş, satırları saymış şu kadarmış…” Herif satır matır derken attı bize satırı. Be adam! Sen bunun numunesini gördün, paranın yarısını aldın, kâğıtları buraya getirttin. Dinlemedi ki bizim sayın demokratımız. Haydi kâğıtları bir başka matbaaya taşı. Kurbanlar kesilmeden bizim mecmua Bâbıâli’de kurban oldu gitti.
Yorumlar