İç Ses
- Nazan Sırakaya Görürüm
- 4 Ekim 2020 - 12:07
- 4 dk okuma süresi
- -
- 1
Yemyeşil alabildiğine büyük bir bahçe, adeta çimlerin aralarına milimetrik hesaplarla dikilmiş, rüzgârın eşlik etmesi ile salınan rengarenk çiçekler, ortadaysa ihtişamlı göz alan bir kuyu. Dışarıdan bakıldığında insanın hayret etme yetisini yetersiz kılan, gözlerini okşayan, gönlünü açan bir manzara. Mavinin ışıltılı tonları yeşilin ahengi ile çarpışmış, sanki toprak aşınmış ve bu şirin kuyu var olmuş burada. Görür görmez bir hayale düşüyorsun; çekiyorsun hafiften kovayı, alıyorsun içinden bir avuç su hani iftardaki o ilk yudum varya o tatta buz gibi içini ferahlatıyor. Hamdolsun dedirtiyor, ne güzel bir his bu böyle. Boğazdan geçerken verdiği haz ve suya kanmak isteği. Sanıyorsun ki pırıl pırıl bir içme suyudur bu. Sonra biraz daha yaklaşıp kuyuya şöyle bir göz ucuyla bakıverdiğinde gördüğün manzaraysa içmeyi hayal ettiğin suyu çamura çevirecek cinsten, hüsran. Yuttuğun o bir damla kalbini eriten bir ateş olup içini kavuruyor o an. Çamurlu olsada içtiğin su değildir alev topudur sanki, yutkunsan yırtıp geçecek ıslah olmaz kalbini bertaraf edecek. Hani rüyada koşarken bir anda düştüğün uçurumda aniden uyanıp içinin geçtiğini anlaman misali rahatlarsın ama korkun hâlâ göz kapaklarındadır fakat öyle bir ikilemdir ki gözünü kapatmaya korkar uyumadan da duramazsın. Vakti gelmiştir, seçim yapman gerekir ya gözlerini kapatıp uçurumdan düşecek ya da uyanık kalıp kendini sağlama alacaksın. Misalde bulunan kuyu bir toplum ise içindeki su nedir diye yazarsak şayet işte bu cümleler selamlar bizi.
Kendini bulamama kaygısı, kokuşmuş ilişkiler, samimiyetsiz sözler, sevgiden yoksun bakışlar, kibir abidesi canlılar ve dahi isyankarlar, dokunsan seni de içine çekecek bir cehalet bataklığı, bir harabe ve içindeyse bocalayan bir insan. Ve birden paçasına asılmış onu aşağıya çeken bir el. Çabalıyor buradan kurtulup güneşin aydınlattığı gibi gönlünü aydınlığa kavuşturmak için, ulaşıp diğer kalpleride kurtarmak için ama olmuyor sadasını duyurmaya çalıştıkça ses telleri kendi içinde ses vermiyor. Sanki oradan çıkmaya, çığlık atmaya çalıştıkça sesinin için için boğulduğunu, koşup kurtulurum dedikçe bacaklarının ferinin kesildiğini fark edip gücünü yitirip kadere mahkum olduğunu varsayıp ümitsizliğe düşüyor. Yok mudur tutup çıksın bir ipten, yok mudur bir geçit kaçsın kurtulsun bu günah ellerden. Bocalıyor, çok düşünüyor, kalbini yokluyor ve hemen ardı sıra içindeki tövbe kapısını bulup açmaya, bu yükten kurtulmaya niyet ediyor. Nasıl düştü dersiniz içi dehşet dolu kuyuya?
Bir şey eksikti. Ömür binasının temeli adeta atılmamış, temelsiz dikilmiş bu binada ömrünü sürdürmeye çalışıyordu, deprem olması bir yana esen ilk rüzgar ile bir bir yıkılıyordu katları. Bir anne-baba çocuğunu ne kadar sever ya da ne kadar düşünür? Hepinizin cevabı elbette en çok anne-babası düşünür ve her şeyden çok sever olacaktır. Peki doğruysa bu cevap neden evladınıza ihanet ediyorsunuz? Sizin yol göstermenize muhtaç birine, inanma isteği fıtratında olan birine, tertemiz birine neden bu ihaneti yapıp temelsiz binada yaşamasına müsaade ediyorsunuz? Aaa hiç öyle şey olur mu demeyin. Manen doyurmadığımız, sığınacağı limanın yönünü öğretmediğimiz, varlık amacını, dünyanın nasıl bir yer olduğunu, istikametin önemini, duanın gücünü, tövbe kapısını, Kur'an yolunu ince ince temeline koymadığımız bu binada bu çocuk ne yapacak? İlk depremde alkole mi sığınır yoksa Yaratana mı? İlk yıkımda isyan mı eder yoksa tevekkül mü? Yeise mi kapılır yoksa ümitvar olup tövbeye mi sarılır? Bunlar kimin eseri olur sizce? Dikkat değil rikkatle düşünelim. Yetiştirenlerin payı nedir insanların ömür binasının altında kalmasında ya da bu bilinmez kuyuya düşmesinde. Her şey kendini bilmemekten geçiyor ve insana da kendini, ne olduğunu en çok ailesi öğretiyor.
Kendini aradı bir türlü bulamadı, sorguladı, güvenmek istedi yarı yolda bırakıldı, hayaller kurdu olmayınca akıntıya kapıldı ve burada buldu kendini. Demek sağlam atmak gerekirmiş adımlarını, daha doğrusu adımlarını hangi tarafa atacağını öğretmek gerekirmiş. Hayalleri ölçülü kurup, ölçülü sevmek sözün özü Müslümanca yaşamak gerekirmiş. İnsan peygamber ahlakını giydiği zaman üstüne, dünyanın gamı hiç değmezmiş gönlüne, gönlü daim sevgilide kalırmış. Ama o hırkayı bir çıkarmaya görsün sıra ile elinden tutar çekermiş aşağıya, harabeye çevirecek insanlar ve yok saydığımız haramlar. Peki günahı işleyene, meyledene günah iken sizce bir de sevap boyutunun var olduğunu öğretmeyene günah değil mi? Her şey temelden başlıyor, sahiden büyük çoğunluk böyle. Ama sen temeli sağlam attın buna rağmen ciddi anlamda bir felaket ile yıkıldıysa o bina en azından sorunun temelden kaynaklanmadığını bilmek, vicdanen rahat olmak ve vebalde kalmamak dahi bence büyük meziyet.
Velhasıl ne olduğunu bilmek, kulluk şuuruyla yetişmek, yetiştirmek tek gayemiz olmalı yoksa hafazanallah bizden olmayanlar, haram saydıklarımız bu kuyu gibi görünür bize ama bu kuyunun ihtişamı kandırmasın bizi. Düştü mü çıkması kolay değil. Tuttuğunuz el kırılır, çıktığınız basamak dağılır. Bozulmayacak tek kurtarıcı Allah’ın ipidir. O ipe asla kopmamak için asılanlardan, var gücüyle sarılanlardan olmak duası ile, en çok bu cümleler kendime...
Etiketler
Yazar Hakkında
Nazan Sırakaya Görürüm
Söylemek istediğim nice cümleler içime sığmadığında kendimi bıraktığım tek yer kelimelerin yanıbaşı. Yazarak yetiştiğim, geliştiğim, kendimi iyi hissettiğim Efendi Dergi'de olmaktan çok mutluyum.
Yorumlar