İntihârdan İnşirâha
- Edanur Çakır
- 31 Ocak 2021 - 11:04
- 6 dk okuma süresi
- -
- 4
Günün sonunda koltuğa oturduğumda, kemiklerime kadar dinlendiğimi hissediyordum. Bütün gün sayısızca insan geliyordu ve insanlarla ilgilenirken yorgunluğumu hiç hissetmiyordum. Ta ki gün bitene kadar. Bugün de öyle oldu, sayısızca insan geldi ve ilk günki heyecanımla ilgilendim her biriyle. Buradaki son günlerimdi, vatanımdaki son günlerim. Buruktum ama mutluydum. İnsanların gözlerinde gördüğüm o mutluluk her şeye bedeldi benim için. Gözlerinin dünyaya açıldığı ilk anda herkesten, her şeyden önce beni görüyorlardı ve bana olan bakışları bana bahşedilmiş en güzel hediyelerden biriydi. Şimdi ise başka coğrafyalarda, başka gözlere bakmak, başkalarının duası olmak istiyordum. Tıpkı benim dualarımdan hiç eksik olmayan o güzel insan gibi. Bu yüzden gönüllü olarak gidiyordum vatanımdan…
Toparlandım, herkesle vedalaştım. Çok zor olmuştu benim için, çünkü gitmeden önce benim için sürpriz bir yemek düzenlemişlerdi. O günki mutluluğu arkamda bırakmak zorlamıştı beni. Ve eve geldim. Valizimi hazırlamadan önce son bir kez koltuğuma oturdum. Dinlenirken annemin, evin nadide bir parçası olarak sergilediği ilkokul fotoğrafım ilişmişti gözüme. Ve bir an fotoğraftaki o küçük çocuğun gözlerine daldı gitti gözlerim. İstemsizce güldüm ve düşünmeye başladım. Yaşadığım onca şeye rağmen tutunmuştum hayata. Olmaz diyen herkese rağmen olmuştu. O küçük kız her şeye rağmen yaşıyordu. Bitti dediğim anda yeniden başlamıştı her şey. Derin bir nefes alarak hamd ettim. Ellerimi tutan, yüzüstü düştüğüm yerden beni en güzel şekilde kaldıran Rabbime.
Yerimden doğruldum ve biraz hüzünlü ama mutlu bir şekilde valizimi hazırlamak için odama gittim. Valizimi dolabımın önüne koydum ve ben de valizimin önüne oturdum. Ama hala o küçük kızı düşünüyordum. Dolabın aynasından yansıyan yüzüme baktım ve küçük bir tebessümle geride bıraktığım günlerimi izledim gözlerimden.
Henüz çok küçüktüm, yağmurun ardından çıkan gökkuşağına hayranım, çamurdan tencere yapıyorum, yapraktan sarma sarıyorum, güneşi resim defterimin sağ üst köşesine gülen yüzü ile çiziyorum, uyumak için ilaca falan da ihtiyacım yok, gözlerimi kapatışımın ilk dakikasında uyuyorum, içimde birçok dünya ile yaşıyorum. Çok harika oyuncaklarım yok ama benden mutlusu da yok. Günler böyle geçiyor, her şey çok güzel.
Tabi bir yandan da büyüyorum ama o zaman büyümek nasıl güzel benim için. Büyüyeceğim ve daha özgür olacağım. Küçükken izin vermedikleri her şeyi yapacağım. Özgür olacağım, kuşlar gibi. Tam özgürlük ama, yarım yamalak değil. Neyse büyüdüm yavaş yavaş. Sonra, bu kadar çocukluk yeter der gibi bir gün hadi okula dediler. Tabi o zaman bilmiyorum neyin içine düşeceğimi. Bir de büyüyorum, bu yüzden bir sevinç bir mutluluk. “Şimdi okullu olduk” diye koşturuyorum. Neyse okullu oldum, başta her şey çok güzel. Başarılı da bir öğrenciyim tabi ki (sadece ilkokulda). Sonra, okul koridorlarında Pollyanna gibi koşturduğum zamanlar, sokakta yanımdan bir iki adımda geçen amca gibi çok hızlı geçti. Ortaokulu da çokta başarılı olmayan ama tembel de sayılmayacak bir öğrenci olarak atlattım. Sonra liseli oldum. Oldum ama, hiçbir şey hayal ettiğim gibi değildi. Büyümek için can attığım günlerdeki hayallerim birer birer ölüyordu. Beynimde birçok soru ile sevinsem mi üzülsem mi bilemediğim zamanlardı. Neyse başladım liseye, önümde uzunca dört yıl vardı, çık çıkabilirsen işin içinden. Kaçış yok, başladık yeni baştan . Tabi lisede pek okumuş sayılmam, okul benim için arkadaşlarla buluşma yerimdi, dersler ile de arada bir ilgileniyordum. Baktım ki lise daha güzel, her gün eğlence, arkadaşlarla keyif, git gel. Neyse liseyi de kocaman bir hiç olarak bitirdim. Ama okul peşimi bırakmak istemedi, bir de üniversite çıktı başıma. Hayır işin kötü yanı, okumazsam hiçbir kıymetim yoktu. Sonra mecbur çalıştım ya da çalışırmış gibi yaptım ve üniversite sınavına girdim. Sonuçlar açıklandı, puanım fazlasıyla duymaya değer bir puandı! O güzel puanla(!) bilmem hangi üniversitenin hayatım boyunca hiç duymadığım çok güzel bir bölümüne yerleştim. Üniversiteye başladım, dersler biraz zordu ama bir şekilde (ilk defa) çalıştım, hem de alışık olmadığım kadar fazla çalıştım ve iki yıllık üniversiteyi üç yılda bitirdim. Üniversite de bitti. Peki sonra? Ne olacaktı şimdi? Okul da bitmişti. Ne yapacaktım bundan sonra, ne yapılırdı ki? Ya da ne için yaşardı ki insan? Benim bir amacım yoktu ki. O zamana kadar hep amaçsızca yaşamıştım. Ya da iyi bir diploma için. Ama onu da becerememiştim. Elimde bir diploma vardı ama başarısı eksikti. Sonuç olarak diplomalı bir işsiz olarak kalakalmıştım öylece. Elimize diploma geçince her şeyin hallolması lazımdı. Arkama da dönüp çokça baktım ama beni işe almak için yalvaran, arkamdan koşan da yoktu. Sanırım okuduğum harika bölüm henüz keşfedilmemişti. Sonra bir süre keşfedilmeyi bekledim. Elbet bir gün keşfedilecektim. Mümkün mü benim gibi bir ışığı keşfetmemek. Hala bekliyordum tabi. Bekledim, bekledim ama ışığımı keşfeden falan yok. Olmayacaktı da biliyordum. Kendimi kandırıyordum ve bunu yavaş yavaş kabullenmeye başladım. Elinde diplomasıyla hiçbir işe yaramayan biri olmuştum. Değil keşfedilmek, adım dahi anılmıyordu. Ama hani böyle olamayacaktı, büyüyünce çok mutlu olacaktım. Her şey tam da istediğim gibi olacaktı. Bana okumak her şey demişlerdi. Diploma her şey idi. İyi ya da kötü bir diploma almıştım işte. Neredeydi bahsettikleri o dünya? O zaman fark etmiştim, benim diploma almaktan, insanların övdüğü ve sahte gülücüklerle göğsümü kabarttığı bir insan olmaktan başka amacım yoktu. Ve şimdi ne diplomam işe yarıyordu ne de insanlar benden bahsediyordu.
Zamanla içime kapanmaya ve konuşmamaya başladım. İnsanların içine çıkınca kendimi değersiz ve işe yaramaz hissediyordum. Koluma altın bileziği takamamış ve istenildiği gibi başarılı biri olamamıştım. Gündüzlerin gecelerden farkı yoktu benim için. Yatağımdan hiç çıkmıyor ve neredeyse hiç yemek yemiyordum. Odamda kendime kurduğum dünya beni boğuyordu ama yine de insanlar kadar kötü değildi. Yaşamak için bir sebebim yoktu. Camdan dışarıyı izlerken gördüğüm böceklerin dahi bir amacı vardı. Ama benim yoktu. O zaman neden yaşıyordum? Benim varlığım dünyaya hiçbir şey kazandırmıyordu. O zaman yokluğum da bir şey kaybettirmeyecekti. Hem yaşayan bir ölüydüm. Böyle yaşamaktansa yaşamamak daha mantıklıydı. Karar vermiştim, odamdan çıktım, odalarda bir şeyler yazmak için defter ve kalem aramaya başladım. Bulduğum ilk kalemi ve kağıdı alarak odama geçtim sessizce. Yazmaya başladım. Dünyadan gidiyordum. Arkamdakilere bıraktığım bir şeylerim olmalıydı, en azından bir elveda. Çok uzun olmayan bir vedalaşma oldu.
İki cümle “ Gidiyorum. Çünkü kalmak için bir sebebim yok…” Akşam olup herkesin yatmasını bekledim. Nihayet akşam olmuş ve herkes yatmıştı. İki cümlelik vedamı yatağımın üzerine bıraktım. Sessizce mutfağa gittim ve en keskin bıçağı seçtim. Balkona gittim, olduğum yere çöktüm. Nefeslerim hızlanmaya ve titremeye başladı. Soğuk soğuk terler döküyordum. Bir an için ne yapıyorum diye düşünmeye başladım. Eğer gidersem dönüşüm olmayacaktı. Bunu yapabilecek miydim? Ama yaşamamın da bir anlamı yoktu. Derin bir nefes aldım ve bıçağı bileğime dayadım. Tek bir hareketle bıçağı bileğime bastırarak çektim. Nefesim kesilmiş ve gözlerim kararmıştı. Bir anda dünya kararmış ve gözlerim kapanmıştı.
Ne kadar sonra bilmiyorum gözlerimi açtım. Hastanede bir seruma bağlanmıştım. Ölmüş olmam gerekiyordu. Bir anda bileğime baktım ama hiçbir şey olmamıştı, kesik değildi. Nasıl yani, ama bileğimi kesmiştim. Yaşamama imkan yoktu, bileğimi kestiğime emindim. Aslında bunun için sevinmiştim ama şoku üzerimden atamamıştım. Sonra bir anda odanın kapısı açıldı ve biri girdi içeri....
Etiketler
Yazar Hakkında
Edanur Çakır
Omuzlarımızda, var olduğumuz günden beri yüklü olan bir dava var. Niyetimiz bu davaya hizmet, kalemimiz ise bu davanın hizmetkârı...
Yorumlar