Fikir Düşünce

İtidâl mi, O ne? (İnsan ihrâc etmek değil, insan kazanmak)

  • 10 dk okuma süresi
  • -
  • 0
İtidâl mi, O ne? (İnsan ihrâc etmek değil, insan kazanmak)

Kısa bir merhaba diyeyim evvelen.
Merhaba. Uzun bir aradan sonra tekrar Efendi Dergi’deyim.
Allah’ın takdir ettiği zaman boyunca da bu yazı fırınında devam edeceğim emeklerimi, ekmeklerimi sunmaya.

Bu hayatta 27 yılı devirdik diyebilirim. 90’lı yılların bitimine 7 kala geldiğimiz bu dünya sahnesinde birçok şeye şahit olduk, oluyoruz da… Dahası okuyoruz, izliyoruz. Zaman zaman muhakeme ve muhasebe ediyoruz, etmeye çalışıyoruz daha doğrusu. Kimi olaydan doluyu çıkarıyor, boşa kürek sallıyoruz. Kimi olay bomboş iken biz yapay anlamlar katıp doldurmaya çalışıyoruz. Hâsıl-ı kelâm hayat bir yerde geçip gidiyor. Bazan arkamıza bakıp "Vay be!" diyoruz bazan da âh ediyoruz. İşte, öyle ya da böyle hayat devam ediyor.
Neler gördük hayatta nefes aldığımız süreçte…
Kavgalar, savaşlar, sevişler, bakışlar, duruşlar, düşüşler, var oluşlar, yok oluşlar, dirilişler, ölüşler, dikilişler, oturuşlar… Bu coğrafyanın insanı için bir gün bile çok önemlidir. Vakta ki; bakmayı bilsin. Neyin ne olduğuna doğru nazar etsin. Zira bu coğrafyada hüküm de çok mahkeme de çok hakîm de çok hâkim de çok hakem de çok. Bu coğrafyada düşünce de çok düşünür de çok ama yetmez, mütefekkir de çok. Bu coğrafyada yargı da çok, yargıç da çok. Çokların dünyasında her şey nisap miktarı ama neyse konuya bu kadar ateşli de girmeyelim. İtidalli olalım, değil mi?
"İtidal mi? O da ne?" diye soranlarınız olacaktır. O zaman bu yazı tam da size göre. Ama itidâl ile okumanız şartıyla. Aşırıdan, tekfirden, hainden hatta biraz da Hristiyan terimi kullanayım aforozdan daha az bilinen bir kelime itidâl. Niye bu kelimeleri kullandığımı yazı içerisinde anlayacaksınız elbet. Ha unutmadan, aslında bizden istenen her yerde ve her şeyde itidâl ama istendiği için olsa gerek, itidâlden fersah fersah uzağız. O da ayrı bir ironi olsa gerek.

İtidal, "adl" kökünden masdar olup klasik sözlüklerde “iki aşırı tutum ve davranış arasındaki orta hal” şeklinde tanımlanan itidâl, bu genel tanım çerçevesinde “orta halde bulunma, ölçülü ve ılımlı olma, soğukkanlılık, denge, düzgünlük, doğruluk” şeklinde açıklanmıştır; ayrıca adâlet kelimesinin bir anlamının da “itidâl ve istikamet” olduğu belirtilir (Lisânü’l-ʿArab, “ʿadl” md.; et-Taʿrîfât, “el-ʿadl” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “ʿadl” md.). Bu sözlük anlamıydı, bunu kendi lisanımıza göre nasıl anlamlandırabiliriz? Ne işe yarar bu itidâl? Yenilir mi, içilir mi, giyilir mi, harcanır mı?

İslâm her konuda bir sınır çizmiştir. Hakkı üstün tutmada, hakkını savunmada, değerlerini savunmada, birini sevmede ya da birini sevmemede, ibâdet ve taâtte, yaşantının tümünde, sözde, duruşta, bakışta, yemede, içmede, harcamada. İşte itidâl bu saydığımız ve daha fazlasında İslâm’ın çizdiği sınırda olmak demektir. Ne gevşeğinde ne aşırısında bulunmamak, uçlarda yaşamamaktır.

 

1 âyet-i kerime:

“Böylece sizi orta (îtidâl üzere, ifrât ve tefritten uzak, âdil) bir ümmet kıldık…” (el-Bakara, 143)

Buradaki orta, kelime olarak ‘vasat’tır ama tefsir metinlerinde vasatın parantezi ‘itidâl’ üzere olmaktır.

 

1 hadis-i şerif:


“İşlerin hayırlısı, (ifrât ve tefrite düşmeden) îtidâl üzere olandır.” (Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, V, 261)

 

Asr-ı saâdetten 1 örnek:


İtidal deyince aklıma Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.) gelir. Meşhurdur; üç sahabî efendimiz gelmiş ve Mü’minlerin Annelerine, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in evdeki durumlarını, ibâdetlerini sormuşlar. Canımız annelerimiz, sözlerine bin başımız olsa da kurban vereceğimiz annelerimiz de Hz. Peygamber’de gördüklerini anlatmışlar. Bu üç sahabî, bu sözden kendilerince anlamlar çıkararak Efendimiz’in îtidâl üzere yapmış olduğu ibâdetlerini az gördüler ve:

“Rasûlullah nerede, biz neredeyiz? Onun geçmiş ve gelecek günahları bağışlanmıştır” dediler.

Bir diğeri ise:
“Ben ömrümün sonuna kadar, bütün gece uyumaksızın namaz kılacağım.” dedi.

Yine bir diğeri şöyle dedi:
“Ben hayatım boyunca gündüzleri oruç tutacağım ve oruçsuz gün geçirmeyeceğim.”

Ve sonuncusu da:

“Ben de sağ olduğum sürece kadınlardan uzak kalacak, asla evlenmeyeceğim.” diye söz verdi.

Bir müddet sonra Peygamberimiz onların yanına geldi ve kendilerine şunları söyledi:
“Şöyle şöyle diyen sizler misiniz? Sizi uyarıyorum! Allah’a yemin ederim ki ben sizin Allah’tan en çok korkanınız ve O’na en saygılı olanınızım. Fakat ben bazen oruç tutuyor, bazen tutmuyorum. Gece hem namaz kılıyor hem de uyuyorum. Kadınlarla da evleniyorum. Benim sünnetimden yüz çeviren kimse, benden değildir.” (Buhârî, Nikâh, 1)


İşte itidâl deyince ilk aklıma gelen budur. Herkesin her kavramda kendince aklında canlanan başkadır tabi…

İslâm, itidâl dinidir. Ümmet, ümmet-i vasattır. Yani orta. Yukarıda ayetin meâlini verirken bunu ifâde etmiştik. İslâm dini gevşek davranmak ya da aşırıda olmak, uçlarda olmak değildir. Ruhban hayatı yaşamak ya da "Bir daha mı geleceğiz dünyaya?" lakırdısıyla ortalığa salmak ve ortalığa salınmak değildir. Kur’an ve sünnetin mu’tedil bir yaşam olduğunu bir de bu köşeden söylemiş olayım. "Kur’an bize yeter, sünnete-hadise gerek yok, şu hadis uydurma, bu hadis zayıf/şişman..." diyenleri ve kendi uzv-u şerîflerinden din ihdas edenleri, ilimsiz, usûlsüz, köksüz ayet yorumlamaya kalkanların, sonra da şu kafir, bu müşrik, falancalar mürted, şunlar zındık diyenleri itidâl kavramında düşünmeye davet etmiş olayım. İslâm kazanma dînidir, kaybetme kulübü değil. Kaybetmeye, herkes her şeyi çok kolay kaybediyor zaten. Kaybetmek istesek inanın bunun için çabalamaya gerek yok. Yan baksak kaybediyoruz, ‘of’ desek kaybediyoruz, cevapsız kalsak kaybediyoruz, ‘şşşttt, pişşşşttt’ diye anlamsız sesler çıkarsak dahi kaybediyoruz. Gözünün üstünde kaş var desek kaybediyoruz. Dişinde maydonoz kalmış desek kaybediyoruz falan… (Hakikati itirafta mübalağa edilebilir bir parça.) Ama Hz. Peygamber böyle yapmamış, O (s.a.v.) hep kazanmayı amaçlamış. Ebû Cehil’e 38 defa gitmiş diye okumuştum geçenlerde… Bir müşrik lider geldiğinde, münafıkların reisi geldiğinde ya da cahil bedevîler gelip de Hz. Peygamber’e uygunsuz davrandıklarında sahabîlerden bazıları o kişilere hadlerini bildirmek istediklerinde Hz. Peygamber onlara engel olmuş ve yüreklerinde Hz. Peygamber’e karşı bir sevgi, bir muhabbet hâsıl olmuştur. Öyle mi?

Kureyş, Hz. Peygamber’i parayla, güçle, kadınla, makam-mevkiiyle, davasından vazgeçireceklerini sanıyorlardı ama O (sav): “Bir elime güneşi, diğer elime ayı verseler davamdan dönmem!” dedi ama bunu da itidâl üzere yaptı. Davasında haris ve kudretli; tebliğinde yumuşak ve itidâlli idi. Mekke’de, Hz. Peygamber için canını verecek yiğitler yok muydu? Taif’te taşlandığında, Taif’in aptalları tarafından alaya alındığı zaman emrinde melekût yok muydu? Hz. Peygamber (s.a.v.), bir niyâzda bulunsaydı, Allah Teâlâ şehrin altını üstüne getirmez miydi? Ama O (s.a.v.) öldürmeyi, bitirmeyi, kaybetmeyi değil; diriltmeyi, başlatmayı ve kazanmayı yeğledi. Öyle mi?

Uhud Gazvesi’nde Hz. Peygamber, ‘Allah’ın arslanı’ amcası Hz. Hamza, Mus’ab b. Umeyr (r.anhüm ecmâin) ve daha birçok sahabî şehid olmuş, zât-ı şahânesinin mübârek dişleri kırılmış ve vücudunun sâir yerlerinden de yaralanmış olmasına rağmen Mekke ehline beddua etmemiş, nitekim o gazvenin komutanlarından Halid b. Velid, İkrime b. Ebî Cehl, Mekke’nin meşhûr eşrâfından Amr b. As ve Ebû Süfyan, karısı Hind ve Hind’in Hz. Hamza’yı şehit etmesi için büyük para ve çeşitli va’dlerde bulunduğu Vahşî dahi sonradan Müslüman olmuşlardır. Bu isimlerden sadece İkrime’nin İslâm’la şereflenme öyküsünü anlatalım ve sonunda birkaç kelâm ile yazımıza nihâyet verelim:
İlki İkrime b. Ebî Cehl. Babası İslâm’ın firavunu konumunda bulunan, Mekke’deki lakabı ‘Ebu’l-Hakem yani hakkın, hakikatın babası’ iken, İslâmiyet’in intişârı ile ‘cehâletin, zulmün babası’ konumuna düşen hatta ölürken bile zulmüne devam eden Amr b. Hişam yani Ebû Cehl. İkrime’nin nasıl bir şekilde büyüdüğünü, neyle/nasıl şartlarda yetiştiğini siz düşünün. Ama İkrime’nin kendini çok seven ve sevgisinin ispatı olarak da kocasının imân etmesi için elinden geleni yapmış bir hanımı vardı ve bir de merhamet kanatları geniş bir peygamberi…

Mekke, fetih ile şereflenince, bütün Mekke halkı bağışlanmış ama İkrime ve arkadaşları hakkında, kurdukları çeteyle Hâlid b. Velid kumandasındaki Müslümanları ok yağmuruna tutarak kan dökülmesine sebep oldukları için, görüldükleri yerde öldürülme hükmü çıkmıştı. İkrime bu hükümden sonra Yemen’e kaçtı. İkrime’nin hanımı Ümmü Hâkim ise İslâm ile şereflenmiş ve Kâinatın Övüncü Hz. Peygamber (s.a.v.)’den bir ricası vardı: Kocası İkrime’nin affı. Hz. Peygamber de kabul etti. Ümmü Hâkim bununla da yetinmedi ve kocasını Yemen’den geri getirmek için Hz. Peygamber’den müsaade aldı. Kölesiyle birlikte Yemen’e gitti, kocasını buldu ve ona Rasûlullah (s.a.v.)’ın bütün düşmanlarını affettiğini, kendisine de eman verdiğini bildirdi ve onu Hz. Peygamber’in yanına dönmeye ikna etti. İkrime, Medine’ye geldi, Rasûl-i Ekrem (sav)’in huzurunda Müslüman oldu. Hz. Peygamber bu durumdan çok mutlu oldu ve: “Süvari muhacir, hoş geldin!” diyerek İkrime’yi kucakladı. (Tirmizî, “İstiʾẕân”, 34)

Hz. Peygamber’in sevinci bir kişinin dahi imanını kurtarmak idi. Günümüzde bazı gruplar ise; kaç kişiyi İslâm’dan ihrâc edebiliriz, kaç kişinin kanını kendimize helâl sayabiliriz, kaç kişinin delâletini müjdeleyebiliriz (!) derdine düşmüş durumda. Biz de zaman zaman kendi fikrimizi anlatırken yahut kendi değerlerimizi korurken bâtıl, zaten bitik olanı; hak olan, ebedî bitmeyecek dinimize yahut dinimizin güzel bir uygulamasına çağırırken bu hataya düşebiliyoruz. Küfrederek, söverek yapıyoruz belki de bunu. Dinlemek, sabırla dinlemek, düşünmek, güzel güzel ve hoşgörü ile, eksilerini/artılarını göstererek karşı tarafa anlatmak varken çarpıcılıktan uzak, ‘ya benim gibi düşüneceksin ya öleceksin/ya benimsin ya kara toprağın’ misali düşünmeye fırsat vermeyerek yapıyoruz bunu. Ama hayır. Her şeyin bir usûlü var elbet. Her şeyin bir yolu-yordamı var. Her şeyin bir oluru var. İslâm, selâmetin ve sulhun hâkim olduğu dindir. Kırmak, dökmek, asmak, kesmek yoktur. İslam’da cihad büyük bir öneme sahip evet ama cihad deyince direkt ‘Allahû Akbar!’ deyip saldırmak değil bazı grupların yaptığı gibi. -Zaman zaman mâlûm gruplara dem vurayım ki; aslolan ile zararlı olanın ayrımı yapılsın! - Ne demiştik? Cihadın aşamaları var. İslam’a davet, vergi ödenmesi yahut özel mükellefiyetler gibi… Savaş son çare. Mühim olan insanı kurtarmak, insanı kazanmak. İnsanı yaşatmak. Eskiler ne der? "İnsanı yaşat ki; devlet yaşasın!"

Adamın inancı Hristiyanlık ya da Yahudilik ya da ne bileyim Şintoizm. Ya da hiçbir şeye inanmıyor ve ben sabah kalkıyorum, Şintoiste sövüyorum, öğlen oturduğum yerden Buda’nın koca kafasına şunu yapayım diyorum, ikindi namazımı kıldıktan sonra Yahudî’nin kipasına tükürüyorum, akşamdan sonra kardinalin mor kostümüne küfrediyorum falan. Ama ne geçiyor elime? Kiliseye giden 5 kişi her pazar yine gitmeye devam ediyor… İtidale de ters, tebliğe de ters, adam kazanmaya da ters.

Bir örnek daha saâdet asrından…
Hz. Peygamber’in, Hayber Gazvesi’nde Hz. Ali Efendimize (k.v.) olan nasihatini unutmayalım:
O (sav), Hz. Ali’yi Hayber’in Fethi için vazifelendirmişti. Hz. Ali şu soruyu sordu:


“Ya Rasûlallah! Onlar da bizim gibi oluncaya kadar mı savaşacağım?”


Rasûl-i Kibriyâ Efendimiz şu öğüdü verdi Hz. Ali Efendimize:


“Tâ Hayberlilerin sahasına ininceye kadar heyetin üzere sükunetle yürü! Sonra onları, İslam’a girmeye davet et! Ve onlara, İslam’da üzerlerine vacib olacak Allah’ın haklarını haber ver! Allah’a yemin ederim ki, senin sayende Allah’ın bir tek kişiye hidayet vermesi, senin için kırmızı develerin olmasından daha hayırlıdır.”

Son olarak şunları yazsın klavyem:
İslâm’da her şey dengeye, intizama ve itidâle mebnidir.
Yukarıda üç sahabi örneğini vermiştik.
Hz. Peygamber âilesine, hanımlarına zaman ayırmış, kızlarının hatrını yapmış, dört güzin sahabîsini sevmiş ve onlara iltifat buyurmuş. Onlara iltifat buyururken de itidâlli olmuş:
Siz ashabımsınız ama dostum Allah’tır, demiş. Öyle mi?
Zaman zaman öyle oruç tutmuş ki; bir daha yemeyecek sanmışlar; zaman zaman da tam tersini yapmış. Gecesini de kısım kısım ayırmış. Ailesiyle sohbete, dinlenmeye ve ibâdete… Fazlaca ibadet etmek istediği zaman hanımından izin almış mı, almış. Herkesin hakkını herkese teslim etmiş
Komşu hakkını, ana-baba hakkını, çoluk-çocuk hakkını, eşyanın hakkını, kedi-köpeğin yani daha doğrusu hayvanın hakkını, gayr-i müslimin hakkını kısacası herkesin hakkını mahdûd hâle getirmiş.

Gayr-i Müslimlerden bahsetmiştik değil mi? Hemen bununla ilgili bir misâl vermek istiyorum:
Abdullah b. Ömer, hanesinde koyun kesildiği bir gün, koyun yüzen hizmetçisine şöyle dedi: “Ey hizmetçi! Sen bu koyunu yüzdükten sonra bizim Yahudi komşumuzdan (dağıtmaya) başla.” Bu sözünü birkaç defa tekrar edince hizmetçi: “Niye bu kadar fazla tekrar ettiniz efendim?” diye sordu. Bunun üzerine İbn Ömer: “Çünkü Allah’ın Rasûlü durmadan komşuyu bize tavsiye ediyordu. Hatta komşuyu bize varis kılacağından korktuk.” buyurdu. (Beyhakî, Marifetü’s-Sünen, Dârü'l-Kütübi'l-İlmiyye, Lübnan, 3/339)
Görüldüğü üzere sahabe “Zıkkım yesin Yahudi, zırnık koklatmam” dememiş. Sövmemiş, küfretmemiş. Günümüzde her mes’ele böyledir.
Maksadımız insan kazanmak olsun, insan ihraç etmek değil.
Zafer İslâm’da, selâmet İslâm’da ama gayrısını kovaladığımızda, onlara küfrettiğimizde zaferin İslam’da olmasının onlar için bir anlamı kalmayacaktır.

İslâmiyet’i yaşamakla, hoşgörülü olmakla, hatırşinas olmakla, sövmemekle, küfretmemekle insanlar bizde dirilecektir. Ne diyor Sezai Karakoç büyüğümüz?
“İslâm’ı öyle canlı ve diri yaşa ki, seni öldürmeye gelen sende dirilsin.”

Ve’s-selâm!

Faydalanılan Kaynaklar:
1) TDV İslam Ansiklopedisi
2) islamveihsan.com

Etiketler
İtidal orta yol makale fikir hoşgörü Sağduyu tahir ceyhun yıldız

Yazar Hakkında

Tahir Ceyhun Yıldız

1993 yılının soğuk 1 aralık gününde Eskişehir'de doğdum. Liseyi Eskişehir Anadolu İmam-Hatip Lisesi'nde tahsil ettim. Lisans eğitimimi Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde tamamladım. Şiirlerim ve yazılarım Eskişehir'de yerel bir dergi olan Genç Birlik Dergisi'nde, Konya merkezli ve 5 sayı çıkarılabilmiş Sahhaf isimli matbû dergilerde yayınlandı. Yetkinliğe ilk adım olarak Sergâh Dergi'de yazmaya başladım. Daha sonra Halâskâr Dergi, Efendi Dergi, Şiâr Dergi ve Özlenen Rehber Dergisi'nde yazılarım yayınlandı. Türkülerin gücüne, kuvvetine inanıyor; ilhâmı türkülerden alıyorum. Kitaplara her ân ihtiyâç duyuyorum. Eskişehir'de faâliyet gösteren bir haber ajansında, bir yayınevinde ve bireysel olarak editörlük faaliyetlerine devam ediyorum.

Yorumlar

  • 0 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap