Güncel

Kaç Sabahı Katlettik Uyanmak Gerekirken!

  • 8 dk okuma süresi
  • -
  • 0
Kaç Sabahı Katlettik Uyanmak Gerekirken!

“İyi” insanlar kötülük yapabilir mi? Peki insan beyni savaşa, vahşete ya da cinayete alışabilir mi?

İkisinin cevabına da “Evet!” diyerek başlamak istiyorum. İnsan beyni muazzam bir yapıdadır. Çok basit bir uyarımla bir fanusun içinde yaşadığımızı ya da dünyaya hükmettiğimizi düşünebiliriz. Yahut kendimize bir gerçeklik yaratıp tüm dünyadan kendimizi soyutlayabiliriz. Ve bunun için görmemize gerek bile yoktur çünkü görme eylemi yine beynin bir işlevidir ve içeride yaratılan, gözle görünenden daha gerçektir. Başında oyun olduğunu bilseniz dahi buna inanmaya başlarsınız.

Bu muhteşem aygıtın zihinde yarattığı imgelem, gerçekte olandan daha korkunçtur. Örneğin fobi geliştiren insanlar; aslında bir kedinin ya da bir böceğin kendisine zarar vermeyeceğinin, ondan daha büyük ve daha güçlü olduğunun farkındadır. Ama içeride yaratılan gerçeklik ve imgelem, o nesneyi gördüğü anda çok büyük bir felaket olacağının haberini verir. Günlük yaşamda sakin bir şekilde sürdürülen fiziksel fonksiyonlar; beynin komutuyla savaş ya da kaç tepkisine bürünür. Elleriniz terler, boşaltım sistemi durur, ağız kurur, soluk alışınız hızlanır, kalp ritmi artar. Ve beyin kendi imgelemini bedensel olarak da doğrular.

Ama her imgelem bu kadar büyük bir tepkiye sebep olmaz. Çünkü aynı beyin maruz kaldığı benzer uyarıcıya zamanla tepkisizleşir. Bu tepkisizlik sürecine olumlu ise alışma, olumsuz ise duyarsızlaşma denir. Duy ve arsızlaş, yani umursama ve yok say!

İşte sürekli maruz bırakıldığımız, gördüğümüz şiddet imgelerinin çokluğu, ters bir etki yaratır. Hayatın olağan akışında bunlar çok “normal”miş ya da savaşın, vahşetin içindeki insanlar büyük acılar çekmiyormuş hissini verir.

Her gün İslam coğrafyalarından savaş, vahşet, şehit haberi gelir. Her yerde vahşetin canlı fotoğrafları, görseller.. Öyle ustaca işlenir ki beyne, söylenenleri duymazsınız bir süre sonra. Çünkü zihin gördüğüne odaklanmıştır ve gerçekliği oradan başlayarak yaratmaya başlar. Çünkü bilincimize ulaşmayan, zihnin algıladığı alt mesajlar vardır. İlk başta yürekler yanarken sonra sadece sayılara dönüşür şehitler.  “İki vah vah bir tüh” arasında reklamlara gidilir. Çünkü bu artık doğaldır. Hayatın kanunudur, savaşlara alışmalıyızdır. Önce şehitlere üzülür “ah” deriz, ardından ailecek Coca Cola reklamlarıyla iftar yaparız. Çünkü spikerler, manşet haberlerini büyük bir acıyla sunar ve reklama gidilir. Yaşanansa iki reklam arası kadar acıdır sadece. Tabi ne kadar gerçekse!

Akşam haberleri neden akşam verilir? Neden biz hep bir aradayken, sıcacık evlerde sofra başındayken ya da çay içerken dinleriz haberleri? Komşusu açken tok yatan bizden değilken, biz ölen komşularımıza karşı yudumlarız sıcacık çaylarımızı. Ne büyük vahşet!!!

Sosyal psikologlar, yani insan ve toplum bilimciler, “İyi insanlara kötülük yaptıran nedir?” sorusuna cevap aramışlardır. Bu araştırmalardan biri sosyal psikolog Philip Zimbardo’nun yönettiği ünlü “Stanford Hapishane Deneyi”dir. Deneyin amacı şudur: Sizin, benim gibi “normal” insanlar, nasıl olur da tahmin edilenden kat kat fazla şiddete başvurabilir?

Deney için üniversitenin laboratuvarına bir hapishane seti kurulur. Ardından gönüllü olarak çalışmaya başvuran öğrenciler rastgele gruplara ayrılır. Bir grup gardiyan, diğer grup mahkum rolüne seçilir. Deney tamamen gerçek hayata uygun olarak tasarlanmıştır. Mahkumlar elleri kelepçeli olarak polisler tarafından getirilmiş, parmak izleri ve ifadeleri alınmış, kıyafetleri değiştirilmiş ve ayaklarından prangalanmıştır. Gardiyanlar ise üniformaları ve jopları ile hazır beklemektedir. Deneyin ikinci gününde mahkumlar isyan etmeye başlamış, gardiyanlar bu isyanı zalimce bastırmışlardır. Hatta mahkumları çırılçıplak soymuş, sürekli tehdit ve tacize başvurmuşlardır. 14 gün sürmesi planlanan deneye 6 gün içerisinde son verilmek durumunda kalınmıştır.

Deney sonrası yapılan görüşmelerde mahkumlar kendilerine verilen role uyum sağlamış ve psikolojik çözünme yaşayarak bulunduğu durumu kabul etmişti. Gardiyanlarsa o rolün gerektirdiği kimliğe büründüğünü dile getirmiş hatta uyguladıkları şiddetten hiçbir şekilde rahatsızlık duymamışlardı. Çünkü bu, sadece onlara verilen vazifenin gereğiydi.

Sosyal kimlik ve roller olarak algıladığımız söylem ve eylemler, insanlar tarafından mantık süzgecinden geçirilmeden otomatik olarak uygulanabilir. Ki bunun örneğini çok yakın bir zamanda yaşadık ve tarih bu konuda da sürekli tekerrür ediyor..

Eğer bir toplumun diğer bir toplumdan, onları öldürecek kadar nefret etmelerini sağlamak istiyorsanız yapılması gereken şudur: Propaganda ile derinden kafalarına kazınacak ve diğerini “öteki” haline getirecek bir psikolojik alt yapı yani “düşmancıl imgelem” yaratmak. Bu süreç insandışılaştırılmış algıyı yaratmakla başlar. Böylece; öteki, değersiz, şeytani, soyut bir canavar, inancımıza kökten bir tehdit olarak algılanır. İlmek ilmek işlenen korku ve düşman tehdidi algısıyla insanlar, düşünmeksizin itaat ederler. Poster, televizyon, abartılı hikayeler, efsaneler ve mitlerle sürekli canlı tutulan bu düşman imgelemi, korku ve nefretle ilkel beyne işler. Ve bu korku dolu tehditten kurtulmanın en etkili yolu, onu yok etmektir. Yok olmak istemiyorsan, yok et!

İşte İsrail’in yaptığı da buydu. Kendilerine kişisel bir mit yaratmak ve onun etrafında kendi korkularıyla dolu tehdit imgelerini yok etmek. İlkokul sıralarından itibaren işlenen, her türlü efsaneleşen şiirin ya da müzikalin temel konusu, üniversite mezuniyet ve askeri yemin törenlerinin vardığı temel bir yer vardır: MASADA!

Efsaneye göre Roma, Kudüs ve çevresini ele geçirir. 1000-1500 kişilik orduya karşı bir grup Yahudi ayaklanma çıkarır ve  Masada tepesine yerleşir. Doğal bir kale özelliği sunan tepe, Yahudilerin Roma zulmünden kaçışının tek sığınağıdır. Burası Roma birliği tarafından kuşatılır ve gün be gün asker sayısı arttırılır. Kuşatma uzatılarak Yahudilerin erzaklarının bitmesi beklenmektedir. Ve efsaneleşen hikaye işte burada başlar. Masada tepesindeki 967 kişi yenilginin kaçınılmaz olduğunu anladıklarında liderleri onları toplar. Roma askerlerinin eline düşüp rezil olmaktansa onurlarıyla ölmeleri gerektiğini dile getirir.  Böylece bir avuç Yahudi’nin onurlu mücadelesini tüm insanlık duyacaktır. Ve bir daha asla böyle bir şey olmayacaktır. İçlerinden küçük bir grup herkesi sırayla öldürür. Sonra da karşılıklı olarak birbirlerini öldürme emri alırlar. Sona kalan kişi de kendini öldürecektir. Ama hiçbir yiyeceğe dokunulmayacaktır. Çünkü bulunduklarında açlıktan ölmediklerini kanıtlayacak; ölümü köleliğe tercih ettiklerini göstereceklerdir. Ve Roma kuleye girdiğinde 967 cesetle karşılaşır. Böylece İsrail’in kuruluşuna  dek süren bu sürgün, esaretin başlangıcı olur. Büyük İsrail kurulduğunda ise sürgün sona erecek ve “Masada bir daha asla düşmeyecektir!”

İsrail, azınlığına rağmen bu miti, düşman imgelemini o kadar sağlam bir şekilde yerleştiriyor ki halkına. Bu azınlık, kendilerini “yığınlara karşı bir avuç” olarak tanımlayan vahşiler, önüne gelen her insanı, kendinden olmayanı, Müslümanı gözünü kırpmadan yok edebiliyor. Ve İsrail “Bir daha asla!” diyor, “Masada asla düşmeyecek, bu sebeple her şey mubahtır.”

İşte bu algı ve yaratılan düşman imgelemi bunca korkunç senaryolara sebebiyet verebilir. İsrail yalnızca bir avuç korkak azınlık. Yüreğindeki korkuyu silahla, topla tüfekle sarmalayıp diğerini yok ederek kurtulmaya çalışıyor ondan. Ve bu sebeple yetmiyor onların yüreği taş atan Filistinli çocuklara. Çünkü İsrail’in yarattığı bir mit iken Filistin’in yüreği gerçek. Filistin, tam bir teslimiyet..

Zimbardo’nun deneyi sadece bir grup insanla sınırlıydı. Biz insandık, bize tanımlanan rolleri olduğu gibi kabul etmiş ve gerekeni yapmıştık. Oysa aklımızı kullanmak aklımıza dahi gelmedi, bize sunulan gerçeklik fazlaca gerçekti. Bunun bir deney olduğunu ve karşımızdakilerin gerçekten mahkum olmadıklarını unuttuk. Burada sorulan soru şuydu: Elmalar mı çürüktü yoksa sepet mi?

Elbette sepetin çürüklüğünü savunabilirsiniz lakin elmalar da bir o kadar suçludur. Çünkü insanın seçme özgürlüğü vardır. Ve elmaların kendilerine sunulan ”elma” kavramını tanımlama ve yeniden şekillendirme özgürlüğü vardı. Hem mahkumlar hem de gardiyanlar toplumun kendilerine verdiği tanımı kabul etti ve onu yerine getirdi. Çünkü bu kolay olandı. Sonrasında suçlanacak bir başkası varsa neden kendimi riske atayım? “Baksana sepet çürüktü biz de düştük!“ deyip sıyrılabilecek iken hem de!

Oysa varoluşçu kuramın kurucusu Victor Frankl da bir Yahudi’ydi. Nazi katliamları sırasında gaz odalarında ve ölüm fırınlarda ailesini kaybetmiş, kimseden haber alamamıştı. O bulunduğu berbat koşullarda en iyi olasılıkla yakılan ölülerin küllerini toplama görevini üstlenen “kurtulmuşlardan” olacaktı. Sayısız işkence ve tacize maruz kaldı. Buna rağmen öz bilinci sayesinde, kendi kimliğini koruma ve özgür olma yolunu bulmuştu. “Onlar daha çok seçeneğe sahip ama ben daha özgürüm.” demişti. Çünkü o, etki ile tepki arasında kendi seçme özgürlüğü olduğunu fark etmişti. Çünkü gardiyanlar bedenine ya da ona her istediklerini yaptırma gücüne sahip olsalar da onun iç dünyasına ulaşamıyorlardı. Ve Frankl kendisine, farklı ve özgür bir gerçeklik yaratmıştı. Varoluşunun anlamını bulmaya başlamış, ölümü bekleyen insanlar acı içinde kıvranırken onlara son yolculuklarında yardımcı olmaya çabalamıştı. O, hapishane deneyindeki insanlardan daha gerçek bir ortama sahipti. Bunlar zihnin ona oyunu ya da deney değil, hayatın acımasız gerçekleriydi. Oysa o seçimini yaptı ve kendi varoluşunun suçunu işlemedi. Kimseyi bundan sorumlu tutmadı ve sorumluluğunu üstlendi. Kendi yaşamını seçti ve bunun özgürlüğü ile yaşamına devam etti.

İnsan seçim ve sorumluluk ekseninde yaşar. Varoluşun anlamını bulmak, hayat amacıdır. Değerli bir hocamız, katıldığım bir seminerde şunu dile getirmişti: “Biz önce var olmalıyız. Sonra var kalmalı ve en sonunda var kılmalı.” Kalmak ve kılmak için önce olmalıyız kardeşlerim..

Peki biz ne durumdayız şimdi?

Ben nasıl olduğumuzu söyleyeyim. Haşlanmış kurbağa gibiyiz. Değerlerine yavaş yavaş uzaklaştırılan, yerinin saçma vaatlerle dolduğu, aklı kurcalanıp kalbi karartılan.. Ve o kadar ustalar ki, öldüğümüzün farkında bile değiliz. Önce soğuk suya koydular bizi, serinledik. Sonra yavaşça ısıtmaya başladılar. Ilık suya alıştık, oysa alışmak iyi bir şeydi değil mi? Bunca şey elimizin altındaydı, her istediğimizi alabiliriz sandık, “Sen yeter ki iste” dediler, iyice rahatladık. Sonra biraz daha ısındı suyumuz. Tüm kaslarımız gevşedi, sinirlerimiz kalmadı, algılayamadık, kaynamaya başladık. Öyle ki, sudan sıçrayacak takatimiz kalmadı ve seve isteye haşlandık..

Ne yaptık? diye sormak istemiyorum. Yapmadık çünkü bu apaçık ortada. Peygamber Efendimize (s.a.v.) dahi “Kalk ve önce yakınlarını uyar” denmişken biz, kendimizi bile kurtarmadık. Ama yapmadığımız, yapmayacağımız anlamına gelmez. Biraz vicdan, muhasebe edecek bir parça akıl, azıcık yürek ve yüzleşecek bir yüz gerekli sadece…

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin..”

Âli İmran – 103. ayet

Kalemle yazmayı öğreten Rabb’e hamdolsun.. Selametle..

Etiketler
Yaşam insan Savaş Psikoloji İsrail Elma deney masada V. Frankl kurbağa

Yazar Hakkında

Yorumlar

  • 0 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap