Ayak İzleri

Kalemiyle Asırlara Işık Tutan Şair: Mehmed Akif

  • 6 dk okuma süresi
  • -
  • 0
Kalemiyle Asırlara Işık Tutan Şair: Mehmed Akif

Mehmed Akif Ersoy (1873-1936) Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.…Zâlimin hasmıyım amma severim mazlumu…İrticâın şu sizin lehçede ma’nâsı bu mu?

Bu ay ki yazım için kimi yazsam diye düşünürken aklıma Mehmed Akif geldi. İçimden bir ses onu yazmam gerektiğini söyledi. Çünkü o bir cihan devletinin yıkılıp, yerine başka temeller üzerine oturtulmuş bir devletin kurulmasını, yani bir imparatorluğun bertaraf edilmesini içinde yaşayan birisi. Çağdaşlarından farklıdır çünkü o bir şairdir. Bir şeylerin kötüye gittiğini yaprağın daldan kopmasından, yere düşmesinden anlar.Derelerin taşıdığı kumdan anlar taşların yerinden söküldüğünü.Meydanda ki tozun neminden anlar birilerinin şehadet için gözyaşı döktüğünü.Bu yüzden fırtınalar kopar içinde, hücrelerine kadar o acıyı yaşar ve sonunda beyninden sinirlerine, kollarına, ellerine doğru akar ve parmaklarından dökülür kağıda.Bazen ‘ah vah’la karışık, bazen sitemvari ‘Nerdesiniz?’ diye sorarak.Velhasıl belki aynı olayları herkes yaşadı ama hiç kimse Akif kadar ıstırabını çekmedi.

Şevval 1290 (Aralık 1873)’de İstanbul Fatih’te dünyaya geldi.Babası Arnavutluk’tan eğitim için gelmiş Mehmed Tahir Efendi, annesi aslen Buhara’lı ama Tokat’ta yaşayan bir ailenin kızı olan Emine Şerife Hanım’dır.Önce mahalle mektebine ardından Fatih Medresesi muvakkithanesine devam etti.Babası ve hocası olan Mehmed Tahir’den arapca dersleri almaya başladı.1885’de Mülkiye Mektebi’nin idadi kısmına yazıldı.Ancak okurken babasının vefatı üzerine daha kolay yoldan iş sahibi olmak için Mülkiye Baytar Mektebi’ne yazıldı(1889).Aynı yıl çıkan büyük Fatih yangınında evleri de yanmasına rağmen okulunu birincilikle bitirdi.Okula devam ederken şiirine de devam etmesinin yanında sporla bilhassa güreşle ilgilendi.Okuldan mezun olduktan sonra Ziraat Nezareti Umum-i Baytariye ve Islah-ı Hayvanat umum müfettiş muavinliğiyle memurluğa başladı.İlk görev yeri İstanbul olmakla birlikte, Edirne, Anadolu ve Rumeli’nin bir çok yerinde çalışmalarda bulundu.Bir ara Şam ve çevresinde de çalışmalarda bulundu.Bu gezilerinde halkı tanıyıp, dertleri hakkında doğrudan bilgi sahibi oldu.İstanbul’a tekrar döndüğünde çeşitli okullarda hocalık yapmaya başladı.Bu yılarda Eşref Edip ve Ebulula Zeynelabidin ile birlikte kendisinin başyazarı olduğu ve fikir hayatını önemli ölçüde etkileyen ve belirleyen Sırat-ı müstakim dergisini çıkarmaya başladı(1908).

Mehmed Akif balkan savaşları sırasında kurulan ve sonrasında milli mücadeleye dönüşecek olan Müdafaa-i Milliye cemiyetine bağlı Heyet-i Tenviriye’ye katıldı.Burada halkı uyandırmak ve orduya destek verdirmek için Abdülhak Hamit, Recaizade Mahmut Ekrem, Süleyman Nazif, Hüseyin Cahit, Mehmed Emin gibi yazarlarla beraber heyetin katib-i umumisi olarak çalıştı.Bu çalışmalar sırasında heyetin başkanı olan Recaizade Mahmut’un teşvikiyle Fatih, Süleymaniye ve Beyazıt gibi camilerde,metinlerini ismi Sebilür-reşad olarak değişen dergisinde yayınladığı vaazlar verdi.

Akif haksızlıklara tahammül edemeyen birisiydi.Müdürünün haksız yere görevinden alınması üzerine memuriyetten istifa etti(1913).Bu yılın sonunda İttihat ve Terakki’nin fikirlerini eleştirmesi üzerine Darül Fünun’da ki görevinden de ayrılmak zorunda kaldı.Aynı sebepten Sebilür-reşad’da bir kaç kez kapatıldı.Bu gelişmelerden sonra önce Mısır’a ardından Teşkilat-ı Mahsusa’nın görevlendirmesiyle Berlin’e gitti.Avrupa’da ki görevi üç ay kadar sürdü ve bu sırada esir düşmüş müslümanlara bağımsızlıklarını geri kazanmaları için teşvik edici konuşmalar yaptı.Aynı teşkilatın görevlendirmesiyle Arabistan’da çıkan Şerif Hüseyin isyanında devlete bağlı olan kabilelerin desteğinin devamlılığını sağlamak için gitti.Bu görevden sonra bir süre Lübnan’da bulunup tekrar İstanbul’a döndü.Dönüşünde Dar’ul Hikmet-il İslamiyye’nin baş katipliğine atandı.Kurumun yayın organı olan Ceride-i İlmiyye’nin de idaresini üstlendi.Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesi ve ağır mütareke şartları üzerine milli mücadeleye fiilen katılmak üzere Balıkesir’e gitti.Halkı birliğe ve direnişe davet eden bir çok vaaz verdi. Balıkesir’den İstanbul’a dönmesinin ardından Ankara’dan gelen teklif üzerine gizlice Ankara’ya gitti.Bunun öğrenilmesi üzerine Dar’ul Hikmet-il İslamiyye’de ki görevinden azledildi.TBMM’de Burdur milletvekili seçildi (1920) ve çeşitli illerde ki vaazlarına devam etti.1921’in başlarında İstiklal Marşı’nı yazması istendi ve 12 Mart’ta marş kabul edildi.Bu sayede halkın gözünde zaten milli mücadelenin manevi lideri olarak görülen Akif İstiklal şairi olarak da bunu tescilletti.

Milli mücadele’nin zaferle sonuçlanmasının ardından yapılan ikinci dönem seçimlerinde bütün muhalif mebuslar gibi Mehmed Akif’te aday gösterilmedi.Ümit ettiği İslam Devleti’nin kurulmaması ve yaşanan gelişmelerin yarattığı hayal kırıklığıyla Ahmet Halim Paşa’nın daveti üzerine Mısır’a gitti (1923).İki yıl yazları Türkiye’de kışları Mısır’da geçirdi.Ancak bütün muhalif fikir ve siyaset adamları gibi onunda peşine polis takılıp, takip edilmesinin verdiği üzüntüyle 1925’ten itibaren tamamen Mısır’da kaldı.O yıllarda bir çok dergi ve gazete kapatılıp, gazeteleri çıkaran yazarlarda İstiklal mahkemelerinde göstermelik yargılamalarla asılmıştı.Muhtemelen Mehmed Akif’te Türkiye’ye gelse onun da sonu bu olacaktı.

1925 yılında Diyanet İşleri Reisliği’nin Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’a tefsir, Akif’e de meal görevi vermesinin üzerine uzun düşüncelerin ardından bu görevi kabul etti.1926-1929 yılları arasında meali bitirdi ancak ölene kadar üzerinde çalışıp değişiklikler yaptı.Ancak ezanın kanun zoruyla Türkçe okutturulmasının ardından namazında kendi meali üzerinden Türkçe kıldırılacağı endişesiyle yaptığı anlaşmayı feshetti ve meali teslim etmedi.Akif hastalanıp Türkiye’ye döndüğü sırada, eğer dönemeyecek olursa meali yakmalarını vasiyet etti ve bu vasiyeti 1961 yılında Kahire’de gerçekleştirildi.

Mehmed Akif, Mısır’da geçirdiği süre içinde yaklaşık 10 yıl boyunca El Cemaat-ül Mısriyye’nin Edebiyat Fakültesi’nde Türk Dili Ve Edebiyatı dersleri verdi.

1935’de rahatsızlanması üzerine önce Lübnan’a ardından Antakya’ya geldi.Hastalığının ağırlaşması üzerine 17 Haziran 1936’da İstanbul’a geldi.Abbas Halim Paşa’nın olan Mısır Apartmanı’nda tedavi görmeye başladı ve 27 Aralık 1936’da Hakk’a yürüdü.Resmi şahıs ve makamların ilgi göstermediği cenazesi bir milli şaire yakışmayacak şekilde bir kaç öğrenci omzunda taşınarak Edirnekapı Mezarlığı’na defnedildi.

Tüm hayatı çile, dert ve sıkıntılarla geçen Akif’e sanırım en ağır gelen şey yıllar boyu, gerektiğinde eşini, çocuklarını ve annesini ihmal ederek karış karış dolaşarak kurtarmaya çalıştığı vatanından ayrı kalmak olmuştur.Üstelik bir milli şair değil de sanki vatan hainiymiş gibi takip edilerek, araştırılarak, tahkikatlara devam edip asmak için fırsat kollanılarak.Tüm bu acıların üzerine bir de eşinin hastalığı, çocuklarını istediği gibi eğitememesi ve geçim sıkıntıları da binmiş ama onu pes ettirememiştir.O bunca sıkıntıya rağmen ye’se kapılmayıp çabaladı ve bize sabrı ve tevekkülü yaşayarak gösterdi.

Allah onun emeklerinin karşılığını cennette versin. Bize de onun hayatını anlayıp uygulayabilme gücü versin. Bir şiiriyle bitireyim yazımı.

Es-selamu aleyküm ve rahmetullahi ve berakatühü.


Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak

Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak…

Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.

Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle.

İmânı olan kimse gebermez bu ölümle.

Ey dipdiri meyyit, ‘İki el bir baş içindir.

Davransana… Eller de senin, baş da senindir!

His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin?

Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin.

Kurtulmaya azmin niye bilmem ki süreksiz?

Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?

Âtiyi karanlık görüvermekle apıştın?

Esbâbı elinden atarak ye’se yapıştın!

Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundan

Tek bir ışık olsun buluver… Kalma yolundan.

Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!

Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!

Herkes gibi dünyâda henüz hakk-i hayâtın

Varken, hani herkes gibi azminde sebâtın?

Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar

Lânetleme bir ukde-i hâtır ki: çözülmez…

En korkulu câni gibi ye’sin yüzü gülmez!

Mâdâm ki alçaklığı bir, ye’s ile şirkin;

Mâdâm ki ondan daha mel’un daha çirkin

Bir seyyie yoktur sana; ey unsur- îman,

Nevmid olarak rahmet-i mev’ûd-u Hudâ’dan,

Hüsrâna rıza verme… Çalış… Azmi bırakma;

Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!


Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş…

Sesler de: ‘Vatan tehlikedeymiş… Batıyormuş!

Lâkin, hani, milyonları örten şu yığından,

Tek kol da ‘yapışsam’ demiyor bir taraftan!

Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;

Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.

Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar…

Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var.

Feryâd ile kurtulması me’mûl ise haykır!

Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!

‘İş bitti… Sebâtın sonu yoktur! ‘ deme, yılma.

Ey millet-i merhûme, sakın ye’se kapılma.

Etiketler
Ayak İzleri İslami Mücadele İstiklal Şairi Mehmed Akif Şair

Yazar Hakkında

Yorumlar

  • 0 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap