Din Toplum Aile

Karındaşlıktan Kardeşliğe Terfi Etmek

  • 7 dk okuma süresi
  • -
  • 1
Karındaşlıktan Kardeşliğe Terfi Etmek

Tarihte en eski kaynaklarda:
kādaş/kagadaş/karındaş [ Uygurca (1000 yılından önce) ]
kadaş/karındaş [ Divan-i Lugat-it Türk (1070) ]
karındaş [ Codex Cumanicus (1300) ]
kardaş [ Saraylı Seyf, Gülistan Tercümesi (1391) ] *(Etimolojitürkçe)

En eski kaynaklarda bu şekilde geçiyor “kardeş” kelimesi. Çoğu yerde aynı karında büyüyüp, aynı anneden doğduğu için “karındaş” denilmiş. Günümüze nihayetinde ulaşmış, iki hece, altı harf gibi görünen, ama kan bağından da ziyade, gönül bağıyla olan kardeşlikler de dahil oluveriyor bu minicik kelimenin arkasına. Bu, bir kelimeden çok bana bir dağı simgeliyor esasında. Zirvesi karlıyken, eteklerinin kırmızı entariler giymiş gelinciklerle dolu olması bana hep soğukluk olsa dahi kardeşler arasında daima baharın da var olduğunu andırıyor. Kızsan, darılsan, sevsen, sarılsan, dua etsen, mutluluğuyla mutlu, hüznüyle hüzünlensen de, yani duygular hızla değişse de kalpte yeri hep bellidir hep aynıdır. Kardeştir... Peki ya bu kardeşlik, sahiden yalnızca aynı anadan doğmak ile mi mümkündür, yoksa tek yaratıcının kulu olma şerefine nail olmak, aynı peygambere ümmet olmak, aynı ibadetleri etmek, aynı vakitlerde dua etmek, aynı bayramda sevinmek, aynı hüzün günlerinde ağlamak ve dahi tek bir Kâbe’ye yönelmek, yalnız ona yürümek, onun bize armağanı olan İslam için var gücüyle mücadele etmek diye daha da artırabileceğim tüm bu ortak özelliklere sahip olduğumuz vakitte kardeş demek mümkün müdür? Bu sorgulamaya ihtiyacımız var, bu bağın içimizdeki yerini bilmeye, hissetmeye, harekete geçmeye ihtiyacımız var.

Mesela en yakınımızda olan küçük çocuklara bir bakalım. Biraz kardeş oyunlarını gözlemleyin. Üç kardeş oyun oynuyor olsun ve aralarında anlaşmazlık çıksın. Büyük olan kızsın, küçük ağlasın, ortanca teselli etsin. Bu sırada dışarıdan birisi onlara müdahale etsin ve büyük olana kötü söz söylesin. Görün bakın az evvel ağlayan ufaklık susup hemen büyüğünü nasıl da koruyup, sahip çıkacak? Yani bize diyecek ki: “Biz aramızda sorun yaşarız ama telafisi kolaydır, bir saate unuturuz. Ama sen, yabancı! Bizimle sorun yaşama, hepimiz bir olur seni uzaklaştırırız. Çünkü senden gelen birimize değil hepimizedir...” Bu çok açık böyledir. Kalkıp bize bu cümleleri çocuklar kurmaz tabii ama verilen mesajın karşılığı budur. Çocuklardan yola çıkıp bir de biz yetişkinlere bakalım. Komşumuzun oğluna saygı ile seviyeli konuşurken akranı olan kendi erkek kardeşimize gelince pek bir sert oluyoruz, akrabanın kızına her konuda yardımcı olurken kendi kardeşimiz olunca vaktimiz yok diyebiliyoruz. Ben de diyorum ki neden yabancı diyebileceğimiz (kan bağından dolayı) kişilere tüm iyi hallerimizi gösterirken öz olana gelince boş veriyoruz. Demek ki özlük-üveylik mevzusu değil bu. Önce gönülden bir karar alıp herkesi kardeş bilip ona göre davranacak, davranışlarımızda adil olacağız ve öz kardeşlerimizin kıymetini bileceğiz. Tamam, diyelim bu ilk basamağı geçtik; zaten duygusal bağ, genetik yatkınlık ve aynı ortam dolayısıyla her halükarda çok sevecek ve sahip çıkacağız kardeşlerimize. İkinci basamak gibi görünen ama bence ilk basamağın da temelini atan “din kardeşliği” tabirine değinmek istiyorum naçizane.

Hayatta herkesi çok sevmek zorunda değiliz ama pek tabii saygı duymak, hak neyse haklıya teslim etmek, biraz geniş açılarla düşünebilmek ve sonuç olarak daha yaşanır, güvenilir bir toplumda kıymetli dinimizin verdiği görevleri yerine getirmek zorundayız. İnanmışsak hepimiz yeryüzü halifesi oluyoruz. Diğer inananlar ile müthiş bir bağa dahil oluyor, kalben kenetleniyoruz. Teorik olarak bu böyleyken pratikte eksiğimiz ziyadesiyle fazla gibi geliyor bana. Neden derseniz, tam olarak alttaki hadis-i şerifleri ciddiye almadığımız için olabilir derim.

-İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de (gerçek anlamda) iman etmiş olamazsınız.
Müslim, Îmân, 93; Tirmizî, Sıfâtu'l-Kıyâme, 56.

-"Sizden biri, kendisi için sevdiğini (istediğini, arzu ettiğini) din kardeşi için de sevmedikçe (istemedikçe, arzu etmedikçe) gerçek îmâna eremez."

Derin bir ah çekmek gelmiyor mu içinizden? Şahsen ben çok içerliyorum her okuduğumda bu hadis-i şerifleri. İman ne kıymetli cevher ve biz bir diğer inanmış kişiyi gerçek manada sevmedikçe, onun içinde tıpkı kendimiz için istediklerimiz gibi istemedikçe imanımızın varlığından söz edemeyeceğimizden bahsediyor ve amiyane tabirle tokat gibi çarpıyor yüzümüze. Onun için istemek şöyle dursun çoğu kez haset ediyor, nefsani duygularla açık arıyoruz. İlk bulduğumuz kusurun üzerine gidiyor ve duyurmak için çaba harcıyoruz. Halbuki bilsek, geniş gönülle yaklaştığımızda, kıskanmak yerine maşallah diyebildiğimizde, Allah daim etsin diyerek son noktayı koyduğumuzda aynı nimetler bizde olmasa dahi imanımızın garantisini elimize almak en büyük kazanç olacak. Ah bir bilsek... Nefsin üzerine giderek onu köşeye sıkıştırıp Mevla’nın bizden istediği bağı kurduğumuzda, kalbin en derininden kardeşlerimiz için dua ettiğimizde eminim herkes daha mutlu olacak. Nimet sahibi acziyetini anlayıp nispetten vazgeçerken, o nimete ulaşamayan haset etmek yerine sabredecek ve duanın kıymetini anlayıp imanın tadına varacak. Denklem çok kazançlı ve adil değil mi?

 

1. Hucurat Suresi, 10. ayet: Mü'minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin ve Allah'tan korkup-sakının; umulur ki esirgenirsiniz.

2. Hucurat Suresi, 12. ayet: Ey iman edenler, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Tecessüs etmeyin (birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın). Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın (arkasından çekiştirmesin.) Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte, bundan tiksindiniz. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabul edendir, çok esirgeyendir.

Ayeti Kerimede de karşımıza çıkanları okudunuz. Tekrar tekrar okumak hatta ezber etmek hatta reçete yapıp günlük bir doz almak istiyorum. Ümmetçe ilaçlarımız öyle şifalı ki ah keşke kıymet bilsek, ah keşke sahiden uygulayabilsek. Ama asla yeise düşmeyelim her birimiz zanda da bulunduk, gıybete de dahil olduk, çok kez açık aradık. Evet öğrendik ki bunlardan sakınmamız gerekiyor. E o halde yapmamız gereken gayet açık bildiğimizden sorumluyuz, sağlam bir tövbe ile zedelenen kardeşliği yeniden ve eskisinden daha iyi bir hale getirebiliriz. Tüm imkanlar var yeter ki biz bir şeyler yapmak isteyelim.

 

3. Haşr Suresi, 10. ayet: Bir de onlardan sonra gelenler, derler ki: "Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz, gerçekten Sen, çok şefkatlisin, çok esirgeyicisin."

Kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma Allahım amin.

Her şey aslında avuçlarımız ve kalbimizde gizli. Samimiyeti yakalarsak epeyce yol kat ederiz. Çünkü ilerlemek zorundayız ve ümmetin birbirine ihtiyacı var. Bu yeni dünya düzeni, kapitalizm, teknolojik imkanlar herkesi yerle yeksan etti gibime geliyor. Bir anda köyde, şehirde eşitlendi. Düğünler, cenazeler, giyimler, yeme içme alışkanlıkları dahi birbirinin aynısı oldu. Kimseyi ayırt edemiyorsun (bunu küçümsemek için söylemiyorum) kimse kültürüne sahip çıkmıyor, asimile oluyoruz her geçen gün ve ne acı ki ne kadar farkındayız bunun? Dinsel, kültürel olarak kayıyoruz kızakla kayar gibi hızla. Nikahlar, bekarlığa vedalar, düğünler, doğum günleri, ölüm günleri, kutlamalar, yaslar tek tipleşiyor. Batılılaşıyoruz. Sadece giyim olarak, dil olarak değil elbette dini olarak kayıp gidiyoruz. Kardeşlik ile ne alaka derseniz kardeşlik hemen ardından birliği getirmez mi? Birliğimiz, dirliğimiz kendi elimizle elimizden uzaklaşıyor. Keşke Batı yerine Efendimizin hayatına özensek, Ona benzemek için gayret etsek. Bu konuyu bir başka yazıda açmak niyetiyle “Birlik ve beraberlik” konusuna geçelim derim. Zira derin dertler barındıran günümüzün kanayan yarası olduğunu düşünüyorum "Batılılaşmış" ama inandığını hâlâ ısrarla iddia eden müslüman kesimin...

“Bölüşürsek tok oluruz, bölünürsek yok oluruz.” diyor ya Yunus Emre direkt aklıma geldi birlik deyince. Bölüşmek sadece ekmeği değil bazen sevgiyi, bazen merhameti, bazen vatanı dahi bölüşmektir. Birçok mülteci kardeşimizi misafir ettik vatanımızda değil mi? Kimimiz sahiden merhametle yaklaştık amenna ama kimimiz daha ucuz işçi, değerinden fazla parayla kiraladığımız evimize kiracı ve eziklenen, sırf yurdundan edildiği yaşanacak bir yer olarak görüp sığındığı için binlerce kez pişman ettik... Tarihimizi unuttuk ya da okumadık. Okuduysak işimize gelmedi oracıkta kapattık kapağı. Bizler tek bir soydanız aslında tekiz. Din kardeşiyiz biz, bundan ötesi var mı? Biz onlarız onlar ise biz.

Bir TV programının benim için güzel iz bırakan bir kesitinde şöyle bir konuşma oldu birebir aktarmak istiyorum. Sunucu konuğuna “Azeri” kelimesini kullanarak bir cümle kuracaktı ki hanımefendi hemen müdahale etti ve şöyle dedi; “Azeri demeyin Azerbaycan Türkçesi deyin, bu bir siyasi şeceredir. Yani siyasetin bizi yönlendirdiği ve bizi bölmek için kullandığı bir şey. Bir ağacın dallarını düşünün; bu dallarda Kazak, Kırgız, Özbek, Azerbaycan ve Türkmen... Kızılderelilerin bile dillerinde çok Türkçe kelime var. Dünya siyaseti bizi birbirimizden ayırdığı için biz coğrafyamızın adını taşımışız. Azerbaycan'da yaşayanlar Azeri olmuş ama bizim Azeri ile hiçbir ilgimiz yok. Biz Türküz, dilimiz de Türk." Her şeyin özeti sanki gurur duydum ve utandım. Daha fazla tanımalı ve sahip çıkmalıyız birbirimize diye düşledim ve dua ettim. Çünkü dünya siyasete, varlığa doğru yön alırken inananlar özellikle Müslümanlar büyük baskı altında. Çok yönlü bir saldırı var üzerimizde top ve tüfekle değil ama kalan her şeyle. Bu yüzden uyanık olup birliğimizi sağlama zamanı gelmiş geçiyor. Unutmayalım gerçek iman, kardeşlerimizi unutmadığımızda mümkün olacak.

“Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de o, kalplerinizi birleştirmişti. İşte onun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de o sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.”
(Âl-i İmrân Suresi, 103. Ayet)

Ve yine Rabbimizin kelamı ile bitirelim sohbetimizi; biz ne kadar yazarsak yazalım bize verilmiş kitabımızı idrak etmediğimiz sürece beyhude gibi geliyor bana. Okuyalım, okutturalım. Yaratıcıya kulak verelim ne eşsiz öneriler veriyor bize, hayatımıza nakşedelim...

 

Etiketler
Kardeşlik Din İman azerbaycan Suriye islamcoğrafyaları kuranıkerim okumak İdrak Şuur karındaş Birlik Beraberlik Siyaset Kapitalizm Batılılaşma

Yazar Hakkında

Nazan Sırakaya Görürüm

Söylemek istediğim nice cümleler içime sığmadığında kendimi bıraktığım tek yer kelimelerin yanıbaşı. Yazarak yetiştiğim, geliştiğim, kendimi iyi hissettiğim Efendi Dergi'de olmaktan çok mutluyum.

Yorumlar

  • 1 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap