Edebiyat

Kırmızı Yoğurt

  • 5 dk okuma süresi
  • -
  • 0
Kırmızı Yoğurt

Onlu yaşlarımın yazı… Ben, babası memur olmasına rağmen şehir şehir gezen çocuklardan olmak zorunda kalmadım şükür. Bebekliğim, çocukluğum hep aynı mahallede geçti ve gençliğim geçmekte şimdi. O zamanlar annemi babamı herkes tanırdı. Ne eski komşular ne de eski komşuluklar kaldı şimdi. İmarla dört duvara sıkıştırılan insan yığıntıları olmaya mahkum bırakıldık. O zamanlar küt saçlı çocukluğumu, giden her komşunun cebine pay etmeyi borç bildim ben de. Çocuk borcu. Annem saçlarımı hep kısa kestirirdi gürleşsin diye. Ben de kısa saçlarımı fırsat bilir, beş çift çorabın üzerine abimin yedek kramponlarını geçirir, soluğu onun ve serseri arkadaşlarının yanında alırdım. Ellerinde yarım ekmek, akmış burunlarıyla serseri ama güzel yürekli mahalle çocukları. Hep kolladılar beni. Birine kardeş olmak diğerlerine de kardeş olmaktı çünkü.

Neyse. Bir gün mahalledeki çocuklarla toplandık, tabi bunlar bizim eşraftan. Toplandık, tiyatro yapacağız. Ellerimizle tiyatro bileti bile hazırlamışız. Tanesi bir meybuz parası. Herkes kapı kapı dolaşacak satabildiği kadar bilet satacaktı. Toplanan paranın birazıyla cipsler, gazozlar alacak; geri kalanıyla da bir sonraki tiyatro için birikim yapacaktık. Çocuk kafası çok başka şey, hayaller kafamızdan büyük…

Neyse büyük gün geldi çattı. Babam o gün işte. Akşam altıya kadar vaktimiz var. Çünkü ekip arabası sokakta görünür görünmez benim mesai biter, bunu da herkes bilir. Annem en iyi iş birlikçim. Hep arkamı toplar. Abimin ön izninden geçirilen, uçları fırfırlı elbisemle ben şehirli kadını oynayacağım; fonda “Mamak türküsü.” Oradan çıktı ergenliğe selam çakan çatlak sesiyle kızın biri, “Makyajsız tiyatro olmaz” dedi . “Herkes kendi pastel boyasını kendisi getirecek.” Vakit kaybetmeden karşıki apartmanın bodrum katında hazırlıklara koyulduk. Bizim evin hemen aşağısındaki o apartmanın önünde sergilenecekti oyun.

Oyun çokluğundan ve oyuncu kıtlığından dolayı hemen herkese birden fazla rol düştü. Benim payıma şehirli kadından sonra, korku tünelindeki iskelet rolünün düşmesi pek hoşuma gitmemişti. Ama o an için yapacak başka bir şey yoktu tabi. Benden küçük birkaç çocuğa iskelet rolünü satmaya çalıştım ama oralı olmadılar haliyle. Abim, “Bu iki rolü de yapabilmen senin iyi bir oyuncu olduğunu gösterir kızım.” diye avutmuştu beni, eteğimin fırfırlarını aşağı doğru çekiştirirken… Tabi bunun üzerine tek rolü olan çocuklara nasıl hava attığım kısmını atlıyor ve hazırlıklara dönüyorum. Karşı apartmanın giriş katından oyunumuza katılan ikiz kardeşler Özge ve Gözde bize evlerini açtılar. Apartmanın giriş kapısına büyük ve -Allah affetsin- acayip çirkin kadife bir perde astık. Böylelikle sahne ve kostüm odası, -yani kostüm odası derken apartmanın içi işte- birbirinden ayrılmış oldu. Çocuk kafası başka şey derken ciddiydim. O gün de apartmandakiler Allah’a emanet duran dekorlara zeval gelmesin diye apartmana çok girip çıkmamaya dikkat ettiler sağ olsunlar. Apartmanın önüne, annelerimiz namaz kılarken evden arakladığımız plastik sandalyeleri dizdik . Sonra dayak yiyen çok oldu ama annem hep kanmış gibi yapardı, hiç kızdığını bilmem. Neyse çatlak sesli o kızın önerisiyle ben tam pastellerle boyamışım yüzümü gözümü, annem seslendi balkondan. “Gel, on dakika yemek ye, geri git.”

Haydaaa… Yok yok, hiç tepinip ağlamadım. Anneme hastalıklı bir itimadım vardı. “Çocuklar” dedim, “Siz devam edin ben on dakikaya geliyorum.” Menüde ekmekli yoğurt. Annem balkona oturttu beni yemek yerken bir yandan da hazırlıkları görebileyim diye. Heyecandan hala yarısı sütten olan dişlerimin sızlıyor. Bir yandan da abimin zırt pırt çekiştirdiği elbisemin bozulan fırfırlarını düzeltiyorum. Annem geldi. Ben seviyorum diye yoğurda bir çimdik de tuz atmış, bir anda keyiflendim. Aceleyle ağzıma kaşık kaşık yoğurt tepiştirirken bir anda olan oldu ve dudaklarımın boyası yoğurdu kırmızıya boyadı. Eyvah! Ben fırfırlarımdan utanırken şimdi bu boya da nerden çıktı? Korktum annemden, kızacak diye. Dişlerimin sızısı dayanılmaz bir hal aldı, henüz boyamaya fırsat bulamadığım yanaklarıma ateş bastı. O kısacık birkaç saniye büyüdükçe büyüdü. Annem bir yoğurda baktı bir de bana. Bir yoğurda bir bana, bir yoğurda bir bana… Sonra ansızın gülümsedi. Böyle, “Ben unumu eledim eleğimi astım yavrum, sıra sende.” der gibi bir gülümseme. Çenesindeki o gamzeyi siz de görmeliydiniz. Bir anda  nasıl rahatladım anlatamam. Sonra ben hiç durur muyum ben de güldüm tabi, hem ne gülmek…

Annem derin bir nefes çekip dedi ki: “Bak kızım, bugünü sakın unutma! Bir daha kimse seninle kırmızı yoğurt yemeyecek.” Unutmadım ben de ve sahiden de bir daha kimse benimle kırmızı yoğurt yemedi. Bugün hala her yoğurt yediğimde boyasız olan dudaklarım yine de yoğurdumu ala boyar. Gülümserim ben de. Annem gibi gamzem yok ama olsun yine de gülümserim.

Bugün ben hala her yoğurt yiyişimde; ilk tiyatro deneyimimi, monami markalı ilk dudak boyamı, hicaptan kızaran yüzümü, mahallelinin amatör oyunumuzu ne çok beğendiğini, üçüncü kattaki Yıldız teyzenin ben evde yoğurt yerken onun deyimiyle bütün çocukların ekmeğine çikolata sürüp dağıttığını, ben tam babaannemin umreden getirdiği fırfırlı elbisemle şehirli kadını oynarken o çirkin sahne perdesinin bir anda yere nasıl düştüğünü, tiyatrodan kaldırdığımız hasılatla doğru dürüst nevale alamadığımızı, bu yüzden bir sonraki oyunda biletlere zam yapma kararı aldığımızı,  ha bir de çatlak sesli o kızın her şeye mızıkçılık yapıp sonra da küsüp gittiğini değil de annemle yediğimiz ilk ve son kırmızı yoğurdu hatırlarım. Annemin ürkmüş çocuk gönlüme bir anda sürûr veren gamzesini…

Çünkü annem benim çocukluğum. Annem benim şanlı çocukluğum. Ve ben öyle bilirim ki her çocuk tekmelediği kapıyı, her seferinde annesi açsın ister; bir başkası değil. Her çocuğun yaralarının merhemi, annesinin sıcak nefesi olmalıdır; başkasının değil. Her çocuk ömrünün en unutulmaz zamanlarında annesiyle olmayı hak eder. Her çocuğun çocukluğu annesi olmalıdır; telafisi yok. Dünyalık telaşların arasında, belki de daha çok para kazanma derdiyle avuçlarımızdan kayıp giden bir çocuğun çocukluğu. Anne, çocuk için çok şeydir. Hem belki her şey.

Ben şanlı çocukluğumu anneme borçluyum. Ve aynı şânı bugün kendi çocuğuma da borçluyum. Çünkü, kimse onun yarasına benim gibi üflemeyecek, kimse derdini benim gibi nefesinden hissetmeyecek. Kimse ona benim gibi yanmayacak. Ve en ama en önemlisi benden başka kimse onunla kırmızı yoğurt yemeyecek. Çocuklarımıza bir kırmızı yoğurdu çok görmeyelim, olur mu?

Etiketler
Anne Olmak kırmızıyoğurt şanlıçocukluk fırfırlıelbise doksanlardaçocukluk

Yazar Hakkında

Yorumlar

  • 0 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap