Nasıl Davet Ediyoruz?
- Seyfullah Yılmazsoy
- 24 Eylül 2017 - 19:51
- 15 dk okuma süresi
- -
- 0
Selamun aleyküm
Geçen iki yazımızda “niçin davet ediyoruz ve neye davet ediyoruz” konularını ele alarak ilerlemiş ve bu raddeye gelmiştik. Şimdi Allah-u alem, yazımızın yekûn kısmını tutacak olan konuya; “Nasıl davet etmeli?” konusuna Allah izin verirse ışık tutmaya çalışacağız. Yazımızın yekûn kısmı dedik zira bizlerin davet üslubundaki acziyet ve cehl o raddeye varmıştır ki, barış dini olan, hatta barışın ta kendisi olan İslam’dan korkan insanlar türemiş, hızla da bu korku yani “İslamofobi” yayılım göstermiş ve hala aynı hızını muhafaza ederek yayılım göstermeye devam etmektedir. Genelde bütün Peygamberler, özelde ise Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (sallalahu aleyhi vesellem) bu konuda müthiş örneklik sergilemişler ve bizlere müstesna bir örneklikle beraber müstesna insanlar miras bırakmışlardır. Davetteki üslup o denli önemli ki, Allah (celle celaluhu) nefret ettiği bir müşriğe dahi, ulul azm (beş büyük peygamber) peygamberlerden biri olan ve kuran da en çok geçen peygamber ünvanını alan Hz.Musa (Aleyhisselam)’ı yumuşaklık ile göndermiştir.
Allah (celle celaluhu) Taha süresi 44. Ayetinde buyurur ki: “Ona kavl-i leyyinle (tatlı, yumuşak bir tarzda) hitap edin. Olur ki aklını başına alır yahut hiç değilse biraz çekinir.”
Üstelik yumuşak söz söylemesini emreden Allah, bizzat o sözlerin ne olduğunu da bildirmiştir:
“Haydi varın da ona şöyle deyin: Biz sana Rabbin tarafından gönderilen elçileriz! İsrailoğullarını bizimle gönder ve onlara işkence etme! Biz sana Rabbinden bir belge ile geldik. Kurtuluş bu doğru yolu tutanlara hastır! İnan ki bize; dini yalan sayıp ondan yüz çeviren, mutlaka azaba uğrayacaktır!” (Tâhâ, 20/47-48) diye vahyedildi.”
Dikkat edin! Kendisine yumuşak sözlülükle gönderilen kişi Nazi’at süresi 24. Ayette de belirtildiği üzere “Ben sizin yüce rabbinizim” diyen firavundur! Allah (celle celeluhu) kibirlenenlerden nefret eder.
Zira Ebu Said ve Ebu Hureyre (radıyallahu anhümâ)’den rivayetle: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
“Allah Teala Hazretleri şöyle dedi: “Büyüklük ridamdır, izzet de izarımdır. Kim bu iki şeyde benimle niza ederse ona azap veririm.” (Müslim, Birr 136; Ebu Davud, Libas 29)
İbrahim suresinin 7. Ayetinde
“…. iyi bilin ki azabım çok şiddetlidir” buyuran rabbimiz, açıkça büyüklük noktasında ortaklık taslayanları kendi şanına layık (ki Allah’ın şanı ne yücedir) bir azab-ı elîm ile tehdit ediyorken, Hz.Musa (Aleyhisselam)’ı bu müşriğe, bu katmerli kafire, kavl-i leyyin ile göndermesi, İslamın ve rabbimizin üsluba ne denli önem verdiğini gözler önüne sermektedir. Bu konuda da hayatın her alanının tartışılmaz örneği olan Efendimiz (sallalahu aleyhi vesellem)’e müracaat ettiğimizde ziyadesi ile harika örneklik göreceğiz. Efendimizle yazıya devam ederken örnekleri bol tutmaya çalışacağız ki üslubun ve nezaketin ne denli önemli olduğu anlaşılsın
(önce nefsime nasihat ettiğim unutulmadan). Efendimiz (sallalahu aleyhi vesellem) nübüvvetten önce de sonra da eşsiz bir nezaket ve zerafete sahipti. “El-emin” sıfatının sahibi olarak gezdiği sokak ve caddelerde herkes kendisinden, “elinden ve dilinden emin” idi ve kimse onun tarafından incitilmemişti. Hatta Hz. Enes b. Mâlik (r.a.)’in şöyle dediği nakledilmiştir: “Peygamber aleyhisselâm’a on yıl hizmet ettim. Bu süre zarfında bana bir kere bile ‘öf’ demedi (en küçük bir azarını bile işitmedim). Yaptığım bir şeyden dolayı, ‘Onu niçin öyle yaptın?’, yapmadığım bir şeyden dolayı da, ‘Onu niçin yapmadın?’ demedi (Beni eleştirip rencide etmedi).” (Buhârî, Edeb:39; Müslim, Fedâil:13)
10 yıl hizmetinde bulunan bir kimseye, zaman zaman dediklerini yapmasa dahi bir kez bile “ÖF” dememiş olması Efendimiz (sallalahu aleyhi vesellem)’in ne derece nazik ve kibar olduğunu gözler önüne sermekte ve beldelerden önce yürekleri nasıl fethettiğini anlamamıza zemin teşkil etmektedir. Üstelik Allah (celle celeluhu), efendimizin müstesna nezaketine kıyamete kadar gelen bütün herkesi şahit tutmuştur. Zira yüce rabbimiz ayette buyurur ki:
” Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah’tan bağışlama dile. İş konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et, (ona dayanıp güven). Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.” (Âl-i imrân 159)
Rabbimiz hem efendimizin yumuşak olduğunu, zira katı olsaydı seveninin, fethettiği gönül sayısının, bu kadar çok olmayacağını beyan buyurmuş, hem affedici vasfına atıfta bulunarak efendimizi takdir etmiş, hem de bilgi noktasında da diğer noktalarda olduğu gibi müstesna birisi olmasına rağmen örnekliği gereği ashabı ile istişare etmesini ve örneklik teşkil etmesini beyan ederek tevazusuna atıfta bulunmuştur. “Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi güzel yaptı.”
(Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 12)‘ diyerek Rabbi’nin terbiyesi ile adım atan Efendimiz’in, Rabb’i tarafından Kuran’da takdir edilmesi ne muazzam bir övgü ne yüce bir mertebedir. Ayrıca edebi ile gönüllere taht kuran Efendimiz’in müstesna ahlakı da Kuran’da tüm insanlığa örnek olması için zikredilir ve istisnai bir ahlak olduğuna dikkat çekilir. Rabbimiz ayette: “Muhakkak ki sen yüce bir ahlak üzeresin!” (Kalem süresi /4) buyurmuş ve nezaket sultanının istisnai ahlakının ihtişamına dikkatleri çekmiştir. Buraya kadar Efendimiz’in üslub ve nezaketinin ve dahi müstesna ahlakının muhteşemliğini acziyetimiz ölçüsünde açıklamaya çalıştık. Bundan sonra bir kaç misalle, meseleyi daha zihinde kalır hale getirip, meselenin daha iyi anlaşılması ve bir davet metodu edinebilmemiz adına örnek almamız için yola revân olmak isabet olacaktır. Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) İslam’a davet noktasında çok titizdi. Zira kalbi öyle merhamet dolu idi ki Rabbimiz, Efendimiz’in bu merhametini kitabında şöyle açıklar: “Ey Muhammed! Onlar bu yeni mesaja (Kur’ana) inanmazlarsa, arkalarından duyacağın üzüntü sebebi ile neredeyse kendini mahvedeceksin!” (Kehf /6)
Kalbi öyle zarif ki, en müstesna bir biçimde davet ederek örnek oluyor ve kabul etmeyenlere karşı da duyduğu hüzün sebebi ile neredeyse helak olmanın, tükenmenin eşiğine geliyor. İşte kalben hissederek davet etmek budur! Hem nazik hem içten hem de samimi bir davet. Ki Efendimiz davet ederken o kadar merhametle ve aşkla davet etmiş ki, lanetli şeytana dahi davette bulunduğu rivayet edilmiştir. Şöyle ki İbn Abbas (r.a.)’dan naklen Muaz b cebel (r.a.) rivayet ediyor: (meselenin öncesi uzun olduğu için ilgili kısım aşınmıştır)
“Rasulullah şeytana dedi ki : “Ya Ebamürre, acaba senin bir tevbe etmen ve Allah’a dönmen mümkün değil mi? Cennete girmene kefil olurum.” Bunun üzerine İblis şöyle dedi: “Ya Resullullah, iş verilen hükme göre oldu. Karar yazan kalemde kurudu. Kıyamete kadar olacak işler olacaktır. Seni peygamberlerin efendisi kılan, cennetin ehlinin hatibi eyleyen ve seni halkı içinden seçen ve halkı arasında bir gözde yapan, beni de şakilerin efendisi kılan ve cehennem ehlinin hatibi eyleyen Allah’tır. Ve O bütün eksik sıfatlardan münezzehtir.”
Burada şeytanın Efendimiz’e karşı üslubundan ve Allah’ı zikrederken ki tenzih ve tahmidinden söz etmek gerekse de yazımızı ilgilendiren kısım Efendimiz olduğu için bu meseleyi erteleyerek efendimizin davet üslubunun muhteşemliğine vurgu yapmaya çalışacağız. Sizlerin de gördüğü gibi Efendimiz yaratılmışın en günahkar, en şerli varlık olan İblis’i dahi İslam’a davet etmiş ve davet ederken naif cümleler ile muhteşem bir davet örnekliği sergilemiştir. Davetinin güzelliği yanında, davetinde ki ısrarı da göz önüne alırsak nasıl bir davet etme şekli benimsememiz gerektiği daha anlaşılır olur kanısındayız. Rivayete göre Efendimiz Ebu Cehil’i 70 küsür defa İslam’a davet etmiştir ki her seferinde, bir öncekine nazaran daha da şiddetli bir ters tepki görmesine rağmen, bu davetten asla vazgeçmemiştir. Rivayete göre Muğire b. Şu’be Efendimiz ile beraberken Ebu Cehil ile karşılaştılar.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ebû Cehil’e: “Ey Ebü’l-Hakem! Gel Allâh’a ve Resûlü’ne tâbî ol da senin için Allâh’a duâ edeyim?” buyurdu. Ebû Cehil: “Yâ Muhammed! Sen yine ilâhlarımıza dil uzatacak, onlara tapmaktan bizi men edeceksin, değil mi? Yemin olsun ki söylediğin şeylerin gerçek olduğunu bilseydim sana tâbî olurdum!” dedi. Efendimiz ayrılıp gidince de bana dönüp: “Vallâhi ben iyi biliyorum ki onun söyledikleri hak ve gerçektir!” itirâfında bulundu. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 113)
Ebu Cehil’in cevabına “Ya Muhammed ! Sen yine ….” diye başlaması çok manidar değil mi ? Efendimiz öyle ısrar ile davet etmiştir ki her gördüğünde yine davet edileceğinden endişe eder olmuştur Ebu Cehil. İşte davetçi budur! işte davet budur! Hem nazik, hem kibar, hem ısrarlı, hem de incitmiyor. Burada Ebu Cehil’in oğlu İkrime (r.a.)’nin Müslüman oluşunu ve İslam’a davet ediliş biçimini söyleyip meseleyi yavaştan nihayete getirmek yerinde olacaktır. Zira İkrime (r.a.) nin Müslüman oluşu ve Efendimiz (sallalahu aleyhi vesellem) e biat etmek için gelirken efendimizin söylediği sözü çok önem arz etmektedir.
“Ömrünün üçüncü onunun sonlarında, rahmet Nebi’sinin doğru yola ve hakka davet ettiği günlerdeydi. O, Kureyş’in en soylu, en zengin ve en şerefli kimselerindendi. Eğer babası olmasaydı, akranları Sa’d İbn Ebî Vakkas, Mus’ab İbn Umeyr ve Mekke’li diğer komşu çocuklarının İslâm’a girdikleri gibi, o da İslâm’a girebilirdi, Bu baba kim olabilirdi acaba? O, Mekke’nin en büyük zalimi, şirkin ilk lideri ve belâlı kişisiydi. Allah, müminlerin imanını o adamla sınamış ve onlar bunda sebat göstermişlerdi. Yine Allah, inananların samimiyetini onunla denemiş, onlar da samimiyetlerini isbat etmişlerdi.
İşte o Ebu Cehl’dir, o kadar… Ve onun babasıdır. O da, İkrime İbn-i Ebî Cehl el-Mahzumi’dir ki, Kureyş’in sayılı kahramanlarından birisi ve en iyi dövüşen süvarilerindendir. İkrime (r.a.) babasının liderlik otoritesiyle kendini Hz. Muhammed’e düşman olarak bulmuştu. O, Peygamber’e en şiddetli düşmanlığı ve onun ashabına en ağır eziyeti yapmış, İslâm’a ve Müslümanlara babasını memnun edecek felâket ve belâları yağdırmıştı.
Babası Bedir’deki şirk savaşına komutanlık etmiş, Muhammed’i yenmedikçe Mekke’ye dönmemeye Lât ve Uzza adına yemin etmişti. Bedir’de konaklamışlar, develer boğazlanmış, şaraplar içilmiş, cariyelere çalgılar çaldırılmış ve orada üç gün kalmışlardı…
Ebû Cehl’in komutanı olduğu bu savaşta, oğlu İkrime, güvenip dayandığı pazusu ve onunla hücum ettiği kolu idi.
Fakat Lât ile Uzza, Ebû Cehl’in çağrısını işitmediklerinden ona cevap verememişler, yaptığı savaşta ona yardım edememişlerdi. Bedir’de, Ebû Cehîl yere yuvarlanıp düştüğünde, oğlu İkrime bunu gözleriyle görmüştü. Müslümanların mızrakları onun kanını içerlerken, dudakları patlamış halde attığı son feryadı da kulaklarıyla duymuştu.
İkrime, Kureyş’in efendisinin cesedini Bedir’de bıraktıktan sonra Mekke’ye dönmüştü.
Aldıkları yenilgi sebebiyle Ebû Cehl’in cesedini Mekke’ye defnetmek için götürmekten aciz kalınca onu Müslümanlara bırakıp gitmişti. Yetmişe varan müşrik ölüsüyle birlikte o da kuyuya atılıp üzeri kumlarla örtülmüştü.
O günden itibaren İkrime’nin İslâm’a karşı tutumu değişti.
Başlangıçta, babasının şerefi için İslâm’a düşmandı. Şimdi ise, ondan öç almak istiyordu.
İşte bu sebeple, İkrime ile babaları Bedîr’de öldürülenler, ölülerinin intikamını almak isteyen Kureyşlilerin kalplerinde intikam alevlerini tutuşturuyorlardı. Nihayet Uhud savaşı oldu.
İkrime Uhud’a çıktı ve karısı Ümmü Hakîm’i de Bedir’deki ölülerinin întîkamını almak isteyen kadınlarla birlikte safların gerisinde durmak, bu arada KureyşIiler’i teşvik etmek ve içlerinden kaçmayı düşünen süvarilerin kalmalarını sağlamak için def çalmak üzere Uhud’a getirmişti.
Kureyş, süvarilerin sağ cenahına Halid İbnu’l-Velîd’i, sol cenahına da İkrime’yi vermişti. O gün, bu iki müşrik süvari Muhammed ve ashabının başına tam bir belâ olup müşriklerin büyük zaferini gerçekleştirmişlerdi.
Onun için Ebû Sufyan, “Bu, Bedir’in karşılığıdır” diyordu.
Hendek’te, müşrikler günlerce Medine’yi kuşattılar. İkrime’nin sabrı tükendi. Kuşatmanın uzamasına canı sıkıldı. Hendeğin dar bir yerini görüp atını oraya sürdü ve geçti. Daha sonra, Amr İbn Abdi-Vudd el-Amirî’nin aralarında bulunduğu birkaç kişi daha onun peşinden hendeği geçti. Amr İbn Abdi Vudd canından olmuş, İkrime ise ancak kaçmakla kurtulmuştu. Kureyş Mekke’nin fethi günü, Muhammed ve ashabını kabul etmekten başka çare olmadığını anlamış, onun Mekke’ye girmesine karar vermişti. Onların bu kararı almalarına sebep, Rasûlüllah’ın (s.a.v.) komutanlarına; Mekke halkından ancak kendilerine karşı gelenlere savaşmalarını emrettiğini öğrenmeleriydi.
Fakat İkrime ile onun beraberindeki bîr grup Kureyş’în kararına uymayıp, peygamber ordusuna kafa tuttular. Ama küçük bir çarpışmayla Halid İbnu’l-Velîd onları bastırmış, bazıları da bu çarpışmalar esnasında öldürülmüştü. İmkân bulanlar çareyi kaçmakta bulmuştu. Kaçanların arasında İkrime de vardı.
İşte o zaman İkrime pişman olmuştu ama… Mekke Müslümanlara baş eğdikten sonra artık ona yer kalmamıştı. Rasûlüllah (s.a.v.), Kureyş’ten daha önce kendisine karşı gelenleri affetmişti. Fakat isimlerini belirttiği bazı kimseleri bundan istisna etmiş ve Ka’be’nin örtüsü altında bulunsalar da öldürülmelerini emretmişti. Bunların başında İkrime geliyordu. Bu sebeple o, Mekke’den gizlice ayrılıp Yemen tarafına gitti. Çünkü artık o, ancak oralarda barınabilirdi. O sıralarda, İkrime’nin karısı Ümmü Hakîm ve Hind Bint Utbe, on kadınla birlikte bey’at etmek üzere Hz. Peygamberin evine gittiler. Rasûlüllah’ın (s.a.v.) yanında hanımlarından ikisi, kızı Fatıma ve Abdulmuttalip oğulları sülâlesinden bazı kadınlar vardı, Rasûlüllah’ın (s.a.v.) yanına girdiler. Hind yüzünü kapayıp kim olduğunu belli etmeden şöyle dedi: “Ey Allah’ın Rasûlü! Kendisi için seçtiği dîni izhar eden Allah’a hamdolsun. Aramızdaki yakınlıktan dolayı bana iyi davranmanı istiyorum. Ben inanan ve tasdik eden bir kadınım.” Sonra yüzünü açtı ve şöyle dedi: “Utbe’nin kızı Hind, ey Allah’ın Rasûlü!” Rasûlüllah da (s.a.v.) ona: “Hoş geldin» dedi. Hind konuşmasına şöyle devam etti: “Ya Rasûlallah! (s.a.v.) Yeryüzünde şimdiye kadar hiçbir evin senin evinden daha kötü olmasını istemezdim. Ama şu anda, yeryüzünde hiçbir evin bana, senin evinden daha değerli olmasını istemem.”
Sonra İkrime’nin karısı Ümmü Hakîm Müslüman oldu ve şöyle dedi : “Ya Rasûlallah! (s.a.v.) İkrime öldürüleceğinden korktuğu için Yemen’e kaçtı. Ona eman ver, Allah’da sana eman versin.” Rasûlüliah da şöyle dedi: “Ona eman verilmiştir.”
Ümmü Hakîm o andan itibaren İkrime’yi aramaya çıktı. Yanında Rum bir kölesi vardı. Uzun müddet yol yürüdükten sonra köle onunla cinsel ilişki kurmak istedi. Ümmü Hakîm ona umut verip oyalamaya başladı. Bir Arap obasına geldiklerinde, Ümmü Hakîm oradakilerden yardım istedi. Onlar da köleyi bağlayıp yanlarında alıkoydular. Tekrar yola koyuldu. Tihame sahillerinde İkrime’ye yetişti. İkrime, kendisini götürmesi için Müslüman bir kaptanla görüşüyordu. Kaptan ona şöyle dedi: “Canını kurtar!”. İkrime : “Nasıl kurtarayım?” dedi. Kaptan: “Allah’tan başka tanrı olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehadet ederim, de.” dedi. İkrime: “Ben zaten bunun için kaçtım.” dedi. Onlar bu şekilde konuşurlarken Ümmü Hakîm çıka geldi, İkrime’ye şöyle dedi: “Ey amcaoğlu! Ben, insanların en fazîletlisinin, en doğru olanının ve en hayırlısının yanından geliyorum.
Abdullah’ın oğlu Muhammed’in yanından… Ondan senin için eman istedim, o da sana eman verdi, ne olur canına kıyma!” Ikrime: “Sen onunla mı konuştun?” diye sordu. Ümmü Hakîm ise: “Evet ben Rasûlüllah’la (s.a.v.) konuştum ve o sana eman verdi.” dedi. Ümmü Hakîm, dönünceye kadar kocasını, emniyette olduğuna inandırdı. Ona Rum kölenin yaptıklarını da anlattı. İkrime yolda o köleye uğrayıp, daha Müslüman olmadan onu öldürdü. Yolda konakladıkları bir yerde İkrime karısıyla yalnız kalmak istedi. Karısı bu isteğini kesinlikle kabul etmedi ve şöyle dedi: “Ben Müslümanım, sen ise müşriksin.” İkrime’yi bir şaşkınlık aldı ve şöyle dedi : “Seni benden uzaklaştıran gerçekten önemli bir şey olsa gerek.” İkrime Mekke’ye yaklaştığı sırada Rasûlüllah (s.a.v.) ashabına şöyle buyurdu: “Ikrime İbn Ebî Cehl size mü’mîn ve muhacir olarak geliyor. Babasına sövmeyiniz. Çünkü ölüye sövmek, ölüye değil de diriye zarar verir.” Biraz sonra, Ikrime ile karısı Rasûlüllah’ın (s.a.v) bulunduğu yere geldiler.
Hz. Peygamber, Ikrime’yi görünce sevincinden üstüne ridasını almadan ona doğru koştu. Rasûlüllah (s.a.v.) yerine oturunca Ikrime önünde durup şöyle dedi: “Ey Muhammedi Ümmü Hakîm senin bana eman verdiğini söyledi.” Rasulullah ise ona, “Doğru, sen emniyettesin” dedi. Ikrime: “Ey Muhammed (s.a.v.), Beni neye davet ediyorsun?” diye sordu. Rasulullah ona: “Seni Allah’tan başka tanrı olmadığına, benim onun kulu ve Rasûlü olduğuma şehadet etmeye, namaz kılmaya ve zekât vermeye davet ediyorum.” deyip İslâm’ın bütün esaslarını saydı.
Ikrime : “Vallahi, sen ancak hakka davet ediyor, sadece iyiyi ve güzeli emrediyorsun” deyip şunları da ilâve etti: “Sen peygamber olmadan önce de bizim en doğru sözlümüz ve en iyimizdin.” Sonra eline yapışıp : “Allah’tan başka tanrı olmadığına, senin Allah’ın kulu ve Rasûlü olduğuna şehadet ederim” dedi. Daha sonra, Ikrime şöyle dedi: “Ya Rasûlallah! (s.a.v.) Bana en hayırlı şeyi öğret de onu söyleyeyim.” Rasûlüllah (s.a.v.): “Allah’tan başka tanrı olmadığına, Muhammed’in onun kulu ve elçisi olduğuna şehadet ederim de.” buyurdu.
Ikrime: “Sonra ne söyliyeyim?” dedi. Rasululllah (s.a.v.): “Allah ve buradakileri şahit tutarım ki; ben müslümanım, mücâhidim ve muhacirim de”. buyurdu. Ikrime bunu da söyledi.
Bu arada Rasûlüllah (s.a.v,) ona şöyle dedi: “İste bugün, sadece sana verdiğim bir şeyi benden isteyeceksin.”
Ikrime: “Sana yaptığım bütün düşmanlıklar, sana karşı attığım her adım, yüzüne veya arkandan söylediğim her söz için mağfiret dilemeni istiyorum.”
Rasûlüllah (s.a.v.): “Allah’ım! Bana yaptığı her kötülüğün ve senin nurunu söndürmek için attığı her adımın günahını bağışla. Yüzüme karşı veya gıyabımda söylediği sözlerin de günahlarını bağışla.” diye dua etti. İkrime: “Allah’a yemin olsun! İnsanları Allah yolundan çevirmek için sarfettiğim malın Allah yolunda iki mislini sarfedeceğim. Onları Allah yolundan çevirmek için yaptığım savaşların Allah yolunda iki mislini yapacağım».”
İkrime (r.a.) o günden sonra ömrünün sonuna kadar İslam için savaştı ve bu hal üzere Allah’a kanatlandı.
Burada öyle dehşet verici bir olay var ki davet de ki incelik hassasiyet ve muhteşemliği tek başına haykırmaya yeter de artar bile. O şudur ki :
“İkrime mü’min ve muhacir olarak geliyor, sakın babasına sövmeyiniz. “Çünkü ölüye sövmek ölüye değil de, diriye zarar verir.”
Dikkat edelim! Bir çok kez efendimizi öldürmeye çalışmış, yollarına tuzaklar kurmuş, hatta ve hatta “Benim firavunum da Ebu Cehil’dir.” sözünü efendimize söyletecek kadar illet biri olmuş, Rasulullah’ı öldürene ödüller vereceğini beyan etmiş, herkesi ona düşman kılmaya çalışmış, hak olduğunu bildiği halde kibrinden dolayı davetini hayvani bir biçimde reddetmiş kişi olan Ebu Cehil’den söz ediyor. Efendimiz, “Sakın ha onun hakkında kötü konuşmayın!” diyerek muhteşem bir nezaket ve davet önderliği sergilemiştir! Ve nedeni ne güzel ne muazzam. “Ölü değil de diri incinir!” Bu, meseleyi özetlemek adına kanaatimce yeterlidir. Davetlerimizde dirileri incitmeden, ısrarlı ama yumuşak bir üslup benimsemek zorundayız. Kalpleri fethetmek ve fethederek İslam’ın yayılımını hızlandırmak zorundayız. Allah İçin davet etmek, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak zorundayız. Allah için davetimizi muhteşem kılmak, nezaketle süslemek, kibarlıkla bezemek, yumuşaklık ile tezyin etmek zorundayız. Zira bu zaruretler kendimize olan yatırımdır. Çünkü Allah ayette buyurur ki: “(O gün insan der ki) Ah keşke! (Bu) hayatım için önceden bir şeyler göndermiş olsaydım!” (Fecr suresi /24) İnşallah bu şekilde keşke diyenlerden olmayız da rabbimizin dinine davet ederek geleceğimize eşsiz bir yatırım yaparız. Yazımız meselenin önemine binaen uzadı. İnşallah yazımızın uzunluğu mesajın algılanmasına engel teşkil etmez. Rabbim önce Nefsimi sonra siz değerli kardeşlerimi öğüt alanlardan eylesin. Rabbim ümmetimize kurtuluş bahşetsin de tekrardan izzetli günlerimize dönelim. Hatam oldu ise affola. Hatalar benden, doğrularsa Allah’tandır.
Zafer yakındır istikbal islamındır!
Selam ve dua ile inşallah…
Yorumlar