Fikir Düşünce

Nefret

  • 3 dk okuma süresi
  • -
  • 4
Nefret

Boğazıma kadar doluyum ve ne hissediyorum bilmiyorum. O şarkıdan bu şarkıya geçip hiçbirinde bir kelime bulamıyorum kendime dair. Bazı cümleleri yazıyorum, yarım kalıyor hepsi daha anlam kazanamadan. Başladığım tek cümle sonlanmıyor. Ölü saçlarım, yorgun bedenim ve ilelebet mide bulantımla izliyorum olan biteni. Nerede hata yaptığımı çözmeye çalışmakla geçiyor dakikalarım. Aynadan gözümü alamıyorum. Evet, evet bu gerçek. Sürekli çökmüş gözlerime, biçimsiz dudaklarıma , yüzüme hiçbir zaman yakıştıramadığım kaşlarıma bakıyorum uzun uzun. Gözlerimin içine bakmaya cesaretim yok yalnız. Sanki yine orayı; tam çıkana kadar tırnaklarımı hiçe saydığım, bacaklarım ve kollarımdan vazgeçtiğim, o bir zamanlar dibinde sıkıştığım kuyuyu boylayacağım. Karalanmış birkaç cümleye bakıyorum ve diyorum ki “ Ben artık ölmeliyim, ölmeliyim!” Kim yaşayabilir bu utançla söyleseniz ya? Kendini birkaç cümlede bulamakla yanıp tutuşmanın utancıyla. Kendimi uzak tutmaya çalışıyorum; bu olan biten, bu kavga, bedenimin sürekli kendini hatırlatmasından. Soruyorum aynadaki o zavallı yansımama, “Ne canını sıkıyor ruh hastası, ne?” Cevap bekliyorum ve sonra belki de buluyorum. Cevapların ne kadar gereksiz olduğunu getiriyor bu döngü sürekli bana. Sorularım, evet sorularımla gömülmek isterim. Bir sefer de olsa merak etmeyeyim artık. Biriksin, nefesimi kessin ve boğsun beni. Kavruluyor içim. Bitiyorum, tükeniyorum, bütün bütün ayrılıyor bedenim o sonu gelmeyecek yola doğru benden. Sineklenmiş, yıllar geçmiş, yenmiş, bitirilmiş bir iskelet görüntüsü ne zaman baksam bedenime. Hep iğreniyorum ondan, kaçmak istiyorum. Ancak yol yok, çıkış gösteren herhangi bir şey de. Bir nefret yükseliyor içimden tüm bu olanlara. Ne duvarlara ne de şu insanlara ne de gelip geçenlere bu nefret. Sonsuz kere kendime, sonsuz kere düşünceleriyle kendi kendini keskinleştirip içimi parçalayan bıçağa, sonsuz kere artık duymaktan yorulmuş, “Bırakın, bırakın da ben konuşayım!” diye bağıran kulaklarıma. 

Yazıyorum, yazdıkça anlamsızlaşıyor, tükeniyor; yazdıkça daha derin bir boşluk kaplıyor satır satır. Yazdıkça yokluyorum o kendini derinleştiren, değişip duran, olduğu yerde kalmayan ve hep, hep beklenen mevsimi. Bana çevrilen gözlere bakıyorum, ikinci bir dil bileyim istiyorum, başka bir dilde konuşayım anlamasınlar beni ve ben de anlamayayım kendimi. Tırnaklarım, avuç içlerimi yiyip bitiriyor, boğazımdaki düğüm nefesimi bir nebze olsun rahat bırakmıyor. Sorulan sorulara kayıtsız kalıyorum. Küçülüyorum, yok oluyorum da tarif edilmesi güç nefret doğuruyor beni yine. Kendimce bela okuyorum bu noktasız cümlelere, bitmeden büyük harfle başlayan cümle ortası hikayelere. Neye yarayacağını bilmediğim onlarca hissiyatı tüketiyorum saniyeler içinde. Varlığım kadar anlamsız, varlığım kadar tüketilmeye muhtaç aşağılık hissiyle; dönüyor, dolaşıyorum artık labirentleşmiş, bomboş odamda. Sanki bu huzursuzluk adım adım artık tam da ben oluyor. Pencereye yaklaşıp bakıyorum aşağıya. Yine aynı manzara, yine aynı birkaç insan. Hep aynı işi yapıyorlar hep aynı yere bakıyor ve hep aynı şeyler için anlamsız bir şekilde yaylanıyor dudakları. Aslında bir o kadar çaresizler ve aslında bir o kadar çaresiz olan ben’in hayatında ne çok yer kaplıyorlar. Her gün gözlüyorum onları, bu artık oradan oraya sürüklemekten yorulduğum, ağırlaşmış bedenimle. Tıkıyorum kulaklarımı, duymaktan çekiniyorum artık konuşmalar tükensin diye. Sırf aynı şeyleri görmekten bıkmış olmam bahanesiyle kesiyorum saçlarımı. Duvarlarımı boyuyor ve en sevdiğim bardağı parçalıyorum. Sonu gelmeyecek ve bir o kadar da sonlu bu sokaktaki herhangi bir insanın yaşamak istemeyeceği, sinir uçlarımı her geçen gün biraz daha yiyip bitiren simsiyahlığın içindeki renk cümbüşünden ayrılmaya sebep olarak tutuyorum şimdi nefesimi. 1, 2, 3...

 

Etiketler
Nefret efendidergi Buhran Bunalım sorular

Yazar Hakkında

Yorumlar

  • 4 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap