Nerede O Eski Kafirler?
- Seyfullah Yılmazsoy
- 1 Eylül 2018 - 09:38
- 6 dk okuma süresi
- -
- 0
İslam; kendisine şeksiz ve şüphesiz yaklaşılmasının mecburi olduğu, kendisi ile şeref kazanılan ve bu şereften ötürü kendisi uğruna maddi ve manevi fedakarlıkların yapılması gereken, alemlere rahmet olarak gönderilmiş Efendimize, ümmetine yaşayarak örnek olsun ve hak din olan İslamı onlara Allah’ın murat ettiği şekilde göstersin diye Allah tarafından son ve hak din olarak gönderilen ve kendisi ile batılın yokluğa mahkum olduğu, mahkum olmaya da mecbur olduğu hak din olan son dindir! Hak oluşu elbette sayısız batıl düşmanının olmasını gerekli kılmıştır ve tek olan hak din İslamın sayısız batıl düşmanı olmuş, kendilerini İslama düşmanlıkları ölçüsünde muteber addetmişlerdir. Nasıl ki Müslümanın muteberliği, İslama tam teslimiyeti, maddi ve manevi fedakarlıkları ile ölçülür ise onlarda da itibar, İslama düşmanlık noktasında haddi aşmakla ölçülür olmuş ve dahi kim bu uğurda maddi ve manevi fedakarlık yapmış ise en muteberleri olma rezaletine ermiştir. Ne var ki o zamanki düşman olanlar açıkça düşmanlıklarını söylemişler dallandırıp budaklandırmamışlardır. Bunun açıkça bilinmesi de, hali ile onlara karşı tetikte olabilme ve tedbir alabilme imkanı sunmuş bu da davasında en samimi ve fedakar olan tarafın kazanacağı bir ortam oluşmasına zemin teşkil etmiştir. Hani derler ya, “Çakal gibi dostun olacağına aslan gibi düşmanın olsun”. Gerçekten o düşmanlar çakallıklar yapmamışlar, aslan gibi bir düşman profili oluşturmuşlardır. Onlar saflarını batıl davalarında sebat ettikçe netleştirmişler buğulu bir ortam nazara vermemişlerdir. Yakın tarih sayılabilecek tarihte Deniz Gezmiş’in “Ölünce imam ister misin?” sorusuna “Hayatım boyunca düşman olduğum bir sistemin din görevlisini mi isteyip istemediğimi soruyorsunuz? Asla! Beni astıktan sonra yakın gitsin!” demesi gerçekten halinin zavallılığı ve acınasılığı bir yana düşmanlıkta adam gibi düşman olduğunu gözler önüne sermektedir. Veya daha katmerli bir kafirin hayatına baktığımızda da durum aynıdır. Zavallıların oluşturduğu aristokrat kesimde sözü geçen ve sözleri ile kitleleri peşinden sürükleyen Ebu Cehil kendi batıl ve basit davasında öyle samimiydi ki, davasının batıl ve bir hiç olduğunu, İslamın ise hak din olduğunu bildiğini ikrarına rağmen (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 113) davasında sebat gösterdi ve rezalet üzere iğrenç bir ölüm ile ama adam gibi bir düşman profili sergileyerek öldü. Çok daha geçmişe gidersek de, Allah’ın kudretine şahit olmasına, Allah’ı görmesine, cennette ikame etmesine, cehennemi hagga’l-yakîn bilmesine, peygamberlerin tamamını görmesine ve kalemin kırıldığı günden kıyamete kadar var olacak olmasına rağmen davasında sebat eden ve insanlığı saptırarak işlettiği her günahtan pay alarak cehennemde ebediyyen kalacağını çok net bir şekilde bilen şeytanın durumu da böyledir. Şeytan tüm bu ilmine rağmen ve dahi davasının batıl olduğunu hagga’l-yakîn bilmesine rağmen isyanından ötürü söylediği fasık sözün arkasında durmuş ve bu iğrenç batıl olan davasını sürdürmeye devam ettirmiştir ki hala devam ettirmektedir. İslamın hiç şüphesiz hak din olduğunu bilen ve davasının batıllığından varlığı kadar emin olan lain iblis davasında öyle sebat göstermiştir ki çok basit bir örnek dahi o lainin sebatını gözler önüne serecektir. Bir adam düşünün, doğumundan yaşlılığına kadar, mesela 80 yaşına kadar, hep Allah’a isyan etmiş olsun. Hayatında hiç hayır olmasın ve hep şeytana hizmetkâr olmuş olsun. Şeytan ne derse bu adam A’dan Z’ye baş üstüne demiş olsun. Sonra bir gün bu adam hidayet bulsun ve tövbe etsin. Tövbe edenin bütün günahı silinir ve o kişi yeniden doğmuş gibi tertemiz olur.
“Taberani ve İbn Mace’de geçen bir hadisi Şerif’te Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuşlardır :
“Günahından tam olarak dönüp tövbe eden, onu hiç işlememiş gibidir.”
Yani lain iblisin seksen yıllık emeği boşa gider. Ancak şeytan “Ulan seksen yıl uğraştım gittin tövbe ettin hepsini sildirdin bütün emeğimi zayi ettin.” demez, sıfırdan başlar. Homurdanmadan tekrardan yoldan çıkarmaya, kendisininde bildiği hak yoldan çıkarmaya çalışır. Hatta o aleyhi’l la’ne son nefes verilene kadar belki gayri islami bir hal üzere ölmesinin sebebi olurum düşüncesi ile yoldan çıkarma çabalarına ısrarla devam eder. Dava batıl, tarik batıl, amaç batıl, zihin fesat, bilgi en üst revaçta, gayret ise benzersiz. Tüm bu İslam düşmanlarının batıl dünyasına kısaca baktığımızda hep gördüğümüz, düşmanlıkta düşman gibi düşman olmaları ve batıl davalarında maddi ve manevi fedakarlıklar yaparak sebat göstermeleridir. Ancak günümüze geldiğimizde ne düşman, düşman gibi ne Müslüman (muttaki dava erleri istisnadır, Allah’ın selamı onların ve kıyamete kadar davasında sebat edenlerin üzerine olsun) Müslüman gibi. Düşman olan safını gizliyor ve batıl bir söylemi doksan dokuz tane doğrunun arasına sıkıştırarak söylüyor, Müslüman ise davasında sebat etmek bir yana davasına saldıran art niyetlilere karşı dahi davasını savunma gayreti içerisine girmiyor (elbette istisna olan müstesna insanlar var). Düşmanlık yapan adam açıkça düşmanlığını izhar etmiyor bilakis akademik makamların arkalarına sığınarak gizliden gizliye çakal misali düşmanlık yapıyor. Amaç Kur’an’a saldırmak ama bunu direkt “Ben sizin düşmanınızım ve Kur’an’a da düşmanım.” diyerek yapamayacağını bildiği için münafıklık yani çakallık yapıyor, hadisleri tartışma ortamlarına meze yapıyor ve hadislerin İslam’daki otoritesini sarsma ve Kur’an’a daha kolay saldırma projesini bu yolla gerçekleştirmeye azmediyor. Eleştirimize konu olan Müslüman kesim ise bu düşmanlıklarını dahi izhar edemeyecek olanları popüler sayan ve görüşlerini, kendi görüşleri addeden, bu uğurda da tam tersi bir eylem silsilesi içerisinde olması gerekirken, o kişilerin yayılımına çanak tutan eylemler içinde olan Müslümanlardır. Zira bu kimseler zaman zaman öyle söylemlerde bulunmuşlardır ki, söylediği sözleri, bir Budist dahi kendi inandığı tanrısı için kullanmaz. Bir oduna tapan veya fareye tapan veya daha küçük bir şeye tapan ve ruhaniyetini kutsayan bir gayrimüslim, kendi inandığı tanrısında eksiklik bulmazken, bu Müslüman kişiler yerlerin ve göklerin yüce Rabbi olan Allah’ta noksaniyet bulmuşlar ve bunu akademi bahanesi ile dile getirerek iştihar peşinden koşmuşlardır. Bu görüşlere de düşmanlıklarını izhar edemeyen o çakallar sürüsünün etkisi altında varmışlardır. Öyle ki “Allah gaybı bilemez (haşa ve kella)” demişler, kaderin varlığını inkar etmişler (ki bunu hadislerde özellikle de Buhari’de Cibril hadisi olarak meşhur olan hadisi şerifi delil olarak kullanarak yapmışlardır ancak aynı Buhari’de 24 adet hadisi şerifte kaderin varlığının mutlak olduğu söylenmesine rağmen hatta kaderi inkar edenlerin bu ümmetin mecusileri olduğu söylenmesine rağmen bunu dile getirmemiş ve iştihar uğruna muhalefete devam etmişlerdir) peygamberin otoritesini (haşa) reddetmişler, sünnetin ve hadislerin bağlayıcılığını reddetmişler, tesettürü ya reddetmişler ya da başın örtülmesinden ibaret saymışlar, namazı ümmetin başına (haşa) bela olarak görmüşler, orucu kişinin kendi eliyle kendi nefsini tehlikeye atması olarak görüp reddetmişler, sırf batının realizmi ile çatışıyor ve mantığa uymuyor diyerek mucizeleri açıkça reddetmişler, Hz. Meryem’e çift hücre isnat ederek hünsa olduğuna dair zihinlerde saçma bir şüphe uyandırmışlar, ebabil kuşlarının hadislerdeki konumu açık iken batı garipser diyerek mikrop demişler ve hastalıktan müteşekkil sıradan bir olay olarak göstermişler, Kızıl Denizin ikiye yarılmasını doğa olayı olarak nitelemişler ve ashabın şüphe edilesi olduğunu iddia ederek haşa Allah’ın Kur’an’ı koruma görevini onlara vermesinin hata olduğuna kapı açmışlar ve daha bir sürü batıl söylemlerde bulunmuşlardır. Görüyor musunuz bir gayrimüslim kendi batıl davasından şüphe etmez ve inandığı mukaddesata noksaniyet atfetmezken, bu düşmanlıklarını izhar edemeyen güruhun talebeleri olan Müslümanlar Allah’a ve Rasulüne noksanlık affetmekten imtina etmiyor hatta bunu akademik planda yer etme sebebi olarak dahi kullanıyorlar. Bu iştihar sevdalısı güruhun düşmanlığını izhar edemeyen zevatın talebeliği esnasında öyle sözler söylemeleri bizleri gerçekten derinden müteessir kılmıştır. Zira Allah ve İslam eksiksiz ve noksansızdır! Rasulullah ise beşer planındaki en müstesna kişidir. Bu baştan beri tefrik etmeye çalıştığımız duruma insaf nazarı ile bakan her kardeşimiz meramımızı anlayacaktır. Allah bu zilletten bizleri kurtarsın da birilerinin iştihar sevdasından ötürü İslamı, akademik masalarına meze etmesinden beri eylesin İslamı. Bizleri dinine can-ı gönülden hizmet eden kimseler eylesin. Maddi ve manevi fedakarlıklar yapanlardan eylesin. Dininde sabit olanlardan ve sırat-ı müstakim üzere kalanlardan eylesin. Ya Rabbi bizleri münafıklardan uzak eyle! Düşmanımız adam gibi, mert düşman olsun ki saflarımızı düşmanımıza karşı sağlamlaştırabilelim. Bizleri samimi müslümanlardan eyle. Ve İslamı pürüzlendirmek isteyenlere karşı bizleri intikam memurun eyle!
Yorumlar