Genel

Sıkıntılarımız Büyüktür

  • 6 dk okuma süresi
  • -
  • 3
Sıkıntılarımız Büyüktür

Bu yazımda geçenki gibi gündemi, siyaseti yazmayacağım. Salak siyasetçilerden, câhil gürûhlardan, yobaz kümelerden bahsetmeyeceğim. Bu yazımda benden, senden, bizden, sizden bahsedeceğim. Ey okuyucu; varsay ki seninle dertleşeceğim. Hatta varsay ki; burası günlüğümün sayfaları ve sana verdim günlüğümü, oku diye...

Bugünlerde aklımda sürekli neden her istediğimiz olmuyor ya da olsa bile neden eksik-güdük oluyor, sorusunu taşıyorum... Büyük isteklerimizden küçük isteklerimize her isteğimiz kursağımızda kalıyor gibi hissediyorum. Aslında böyle olmasının sebebi var da sonunda yazayım.

Hiç unutmam yıllar önce internetten birkaç kıyafet sipariş etmiş idim. Cübbe, sarık gibi şeyler… Eskişehir’de o tarz kıyafetlerin satıldığı bir yer bulmak çok ama çok zordur çünkü… Ben ürünlerin fotoğrafını, işletmeciye attım. İstediğim beden numaralarını ve renklerini üstüne basa basa söyledim. Sonrasında işletmeciyi arayıp bir de ağızdan söyledim. Hatta kendisinden de teyit aldım ki tam istediklerim gelsin diye… İstediğim cübbe rengi yokmuş farklı bir renk olsun dedi. Ben de yeşil seçtim. İşletmeci memnun olduğunu ifade ederek:
“Ağabey çok güzel, koyu bir renk; ben de bu renkten kullanıyorum” dedi. Ben de kabul ettim. Sarığın rengini, takkenin rengini, numarasını falan söyledim. İşletmeci; ”Tamam, hiç merak etme sen” dedi. Sipariş tamamlanınca içimden şöyle geçti:
“Biz Müslümanların hiçbir dediği, istediği tamı tamına olmaz, muhakkak bir eksik, bir yanlışlık, bir menfi durum olur ya; hadi hayırlısı” Ertesi gün ürünler geldi. Allah şâhid bir heyecanım yok, zira içime doğdu sanki… Kutuyu bir açtım ki… Bir ürün yanlış gelir, anlarsınız; bir renk uymaz, anlarsınız ama bu öyle değil; hiçbir ürün tam değil. Sonra epey bir güldüm kendi kendime... Dedim: “Hislerimde yanıltmadığın için sana hamd olsun Allah’ım” dedim. Hatırladıkça hâlen gülerim. Neyse… İşletmeciyi aradım ürünleri gördükten sonra. "Hocam ben bunu şöyle değil, böyle istedim; bunu şöyle değil, böyle istedim. “ diye durumları anlattım. Adam demesin mi; “Hocam siz şöyle söylediniz, böyle dediniz” falan, bir sürü terane… En son: “Tamam hocam ben size istediklerinizi not aldım, yollayacağım” dedi... 4-5 yıl geçti ama hâlen yollayacaklar. Allah selâmet versin, nasibimize düşen onlar imiş. İşte bu da böyle bir anımdır…

Bir hatıramı daha nakledeyim de tam olsun. Bir keresinde bir arkadaşıma misafir olmuş idim. Kahvaltı yapacağız. Ekmekleri ısıtmaya koyuldu. Önce bana verdi ısınmış ekmekleri… O da kendisi için “Biraz siyahı çıksın da öyle alayım benimkileri, ben öyle olunca daha çok seviyorum” dedi. Ben de ”Tamam öyle ise…” dedim. Az biraz zaman geçti, ekmekleri almaya gitti. Bir baksa ne göre! Ekmekler nerede ise kömürleşecekler imiş! Yandığını belli eden bir koku falan da gelmedi hâlbuki ama yanan yanmış işte. Bıçak ile üzerinin karasını aldı ama istediği şekilde de yiyemedi.

İşte hâllerimizin izahı böyle… İnsan hep en çok istedikleri ile, en çok sevdikleri ile imtihan ediliyor bu dünyada... İstediklerinde hep noksan kalıyor. Mücadelesinde ise hep mağlup oluyor. Nefsinin istediklerine karşı hemen ulaşamıyor mü’min olan zirâ. Ulaştığında da işte böyle kırık-dökük oluyor. Dünya insanı zebun bırakıyor çoğu zaman. Bunlar ufak çaplı ve gülünç olaylar ama büyük ve acı olayları da var…  Hatırlıyorum 4 yıl önce Hatay’ın Hassa ilçesinin belediye başkanı, 11 yıl bekledikten sonra çocuk sahibi olmuş. Ama maalesef doğduktan 18 gün sonra vefât etmiş. Dünya böyle işte…!

Bizim oturduğumuz evin bulunduğu mahalle biraz eski bir mahalle… Evler eski, yerden bir ya da iki katlı (idi)… Sonradan buradaki evleri müteahhitler tek tek aldı, almaya da devam ediyor. Eski, yıkık-dökük evlerin yerine 8-9 ayda 3 katlı lüks binalar dikiveriyorlar. Neyse, bizim yan tarafta bir komşu teyzemiz var. Tüm mahalle “Hacı teyze” der bu teyzeye… Hacı teyzemiz ve eşi hacı amcamızın evi de yukarıda evsafını belirttiğimiz evlerdendi. Müteahhite verdiler. Zira yaşları büyük olmasına rağmen epey istekliydiler yeni bir ev sahibi olmaya. Evlerinde olmasını istedikleri her şeyi tek tek anlattılar müteahhite... Müteahhit de adından anlaşılacağı üzere, bu yaşlı çiftin tam istedikleri gibi bir eve 8-9 ay süresinde kavuşturmayı taahhüt etmişti. Kendileri de bu süre zarfında oturmak üzere bir apartman dairesine çıktılar. 8-9 ay geçti ve bu yaşlı teyzemiz ve yaşlı amcamız geldiler yeni evlerine... Geldikten sonra müteahhitle birtakım sorunlar, tartışmalar yaşamışlar. Her daireye yaptığını bu yaşlı çiftimizin evine yapmamış falan… Neticede mahkemelik olmuşlar. Mahkeme sürer iken hacı amca hastalandı. Birkaç ay sonra da vefât etti. Teyzemizin evine tâziye için gittiğimizde şöyle diyerek ağlamış idi ki, duyduğumdan beri hiç aklımdan çıkmaz:
“Yeni evler yaptırdık da içinde huzurla oturamadın…” Hacı teyze, bir süre sonra kızını kaybetti, daha önce de damadını kaybetmişti. Yıllardır aynı sokaktayız. Ne zaman görsek hacı amcadan, kızından bahseder durur. Bu anlattıklarımız, hâlimize en büyük izah olsa gerek... Ölüm var daha ne olsun! Hayatta her şeyi isteyebiliriz. Daha iyi bir araba, daha iyi kıyafetler, daha muntazam bir ev, çok konforlu bir hayat! Ama hakikat birdir, o da ölümdür. İyi hayat da kötü hayat da ölüm menzilinde nihayet bulur! Dünya böyledir işte… İstersin, arzularsın, mücâdele edersin, uzun uğraşlar verirsin, büyük hayâller kurarsın, amansız savaşlara girersin; sonunda erişirsin de belki ama kanatların kırılmış, ümitlerin yok olmuş, hayâllerin yıkılmış ve eksilmiş bir şekilde… Daha anlatacağım şey çok da... Burada kalsın böyle. Hem hissediyorum, bu satırları okurken sen de kendinle ilgili içinde kalanları, gerçekleşmeyen hayâllerini, kursağında kalan heveslerini yâd ediyorsun. Derdim, derdin oluyor. "Âh" diyorsun... Hatta... Hatta gözlerinin ucuna bir-iki damla gelip yerleşiyor...

2018'in eylülünde şahit olduğum bir manzarayı unutmam hiç:
O gün çok sevdiğim bir kardeşimin düğününe davet edilmiştim. Düğün, Eskişehir’de çok bilinen bir caminin altında yemek salonu yahut düğün salonu olarak kullanılan bir yerde yapılıyordu. Salon iki bölme hâlindeydi. Bir bölmesinde hanım misafirler, diğer bölmesinde de erkek misafirler şeklinde planlanmış. Lâkin erkeklere ayrılan bölüm sadece yemek yemelik olduğu ve dar olduğu için biz beyler dışarıda durmayı yeğlemiştik. İkindiye az bir zaman kala, dışarıda beklerken caminin avlusunda bulunan musalla taşına bir cenaze getirildi. Düğüne gelenlerin hepsi musalla taşındaki meyyite bakıyor ve homurdanıyordu:
“Düğünün olduğu belli, cenazeyi götürecek başka cami yok mu?” diye… Lâkin beyhude… Cenazeyi o camiye getirene değil; getirten Kudret-i Teâlâ’ya bakmak gerekti. Aklıma hemen Hz. Peygamber (sav)’in bir hadis-i şerifi gelmişti:
“Ağızlarınızın tadını bozan ölümü sıkça hatırlayınız” Düğün sahiplerinin süruru ve cenaze sahiplerinin hüznü mündemiç oluvermişti işte. Bu mündemiç hâl ile hadis-i şerifin aklıma gelmesiyle beni bir coşkunluk almış idi, bir cezbe hâli kaplamış idi. Bu bölümü merhum Cem Karaca’nın dediği “Hayat ne garip…!” sözüyle bitireyim.

Evet, biz dertli insanlarız… Gâh küçük ve nefsî; gâh büyük ve dünyaları dahi un-ufak edecek cinsten dertliyiz. Hâl böyle olunca sadrımızda yanan dert ateşini, kalem marifetiyle böyle satırlara döküyoruz. Zira daha evvel pek çok kez belirtmişimdir: Bize yazdıran derdimizdir. Biz mü’miniz. Allah’a ve hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğine iman etmişiz! İsyan yok, yazıklanma, hayıflanma yok! Büyüklerin dediği gibi: “Lütfun da hoş, kahrın da hoş…” deriz, her dert karşısında. Derdimiz de O’na iman etmekten gelir. Zira Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
“Dünya, mü’minin zindanıdır, kafirin ise cennetidir.” Ben bu hadis-i şerifi şöyle çevirerek teselli ediyorum kendimi: Âhiret ise kâfirin zindanı, mü’minin cenneti olacak bi iznillâh…

Dertlerimiz büyüktür, sıkıntılarımız büyüktür ama Allah (c.c.) her şeyden büyüktür. Bu dünya yok olucudur, nihayete ericidir, yani fânidir ama Hüve’l-Bâkî olan O, yani Allah (c.c.) bâkîdir. Hani yazımın başında "Büyük isteklerimizden küçük isteklerimize her isteğimiz kursağımızda kalıyor gibi hissediyorum. Aslında böyle olmasının sebebi var da sonunda yazayım." demiştim ya. İşte şimdi söyledim sebebini:
Biz fâniyiz. Fani olduğumuzdandır eksikliğimiz, noksanlığımız, yarımlığımız... Fani oluşumuzdandır heveslerimizin kursağımızda kalışı...

Varsın biz bu dünyada yıkılalım, bu dünyada üzülelim, mağlup olalım. Âhiret, O’nun izni ile bizimdir.

Etiketler
Sıkıntılarımız Büyüktür Deneme Düşünce Dert keder sıkıntı Allah en büyük tahir ceyhun yıldız

Yazar Hakkında

Tahir Ceyhun Yıldız

1993 yılının soğuk 1 aralık gününde Eskişehir'de doğdum. Liseyi Eskişehir Anadolu İmam-Hatip Lisesi'nde tahsil ettim. Lisans eğitimimi Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde tamamladım. Şiirlerim ve yazılarım Eskişehir'de yerel bir dergi olan Genç Birlik Dergisi'nde, Konya merkezli ve 5 sayı çıkarılabilmiş Sahhaf isimli matbû dergilerde yayınlandı. Yetkinliğe ilk adım olarak Sergâh Dergi'de yazmaya başladım. Daha sonra Halâskâr Dergi, Efendi Dergi, Şiâr Dergi ve Özlenen Rehber Dergisi'nde yazılarım yayınlandı. Türkülerin gücüne, kuvvetine inanıyor; ilhâmı türkülerden alıyorum. Kitaplara her ân ihtiyâç duyuyorum. Eskişehir'de faâliyet gösteren bir haber ajansında, bir yayınevinde ve bireysel olarak editörlük faaliyetlerine devam ediyorum.

Yorumlar

  • 3 Yorum
Ziyaretçi olarak yorum yapıyorsun, dilersen Giriş yap