Siyah Torbadaki Peçeteler
- Rümeysa AkmanX
- 3 Şubat 2018 - 08:50
- 4 dk okuma süresi
- -
- 0
Harabe bir ev, kırık kalplerle dolu çocuklar ve gençler. Ah be yıkık duvarlar… Kim bilir hangi çocukların biten umutlarına, acılarına, saniyelik sevinçlerine şahit oldun. Kim bilir hangi çocuk anne diye ağlayarak gözyaşlarıyla ıslattı seni. Kim bilir kaç çocuk açıkmış bir şekilde dolaştı bu evin odalarını.
Ahmet de bu çocuklardan biriydi. Yırtık kahverengi bir pantolonu, eskimiş eldiveni ve ince koyu yeşil bir montu vardı. Uyandığında odada hiç kimseyi göremedi. Geç kalmıştı. Hemen gitmesi gerekiyordu. Erkenden giderse daha çok kazanacaktı. Belki beş lira, belki bir lira ama kazanacaktı. Simit ve bir bardak çay alacaktı. Karnını doyuracaktı. Hemen üzerinden eskimiş battaniyeleri attı. Elini, yüzünü yıkamadı çünkü öyle bir alışkanlığı yoktu. Bedeni pek su görmezdi. Belki bu yüzden hep hastaydı. Sürekli burnu akıyor, hırıltılı bir şekilde öksürüyordu. Ahmet odanın köşesindeki, içi peçete dolu olan siyah torbayı aldı. Eskimiş merdivenlerden hızla indi. Hemen meydana gitmeli, o köşede durmalıydı.
Geç kaldığı için koşa koşa gidiyordu. Zaten hastaydı. Öksürmeye başladı. Birkaç saniyelik değildi, dakikalarca sürdü. Oturdu kaldırıma, öksürmeye devam etti. Hava soğuktu, üşüyordu. Kar yine tüm saflığını gözler önüne seriyordu. Parkta Ahmet’in yaşlarında kar topu oynayan çocuklar vardı. Büyük bir aşkla parktakilere baktı. Tek dertleri oyun oynamaktı. Akşam eve gidince annesi “Üzerini ıslatmışsın, hasta olacaksın.“ diye kızardı en fazla. Ama Ahmet’in hiç öyle bir derdi olmadı. O hep büyük sorunlarla uğraştı. Mesela karnı hiç tıka basa doymadı. Sıcacık bir evi, ailesi olmadı. Resim defteri yoktu onun. Duvarları çizecek, içindeki çoşkuyu yansıtacak boya kalemleri yoktu. Onun tek bir şeyi vardı, o da siyah torbaların içindeki peçetelerdi. Tek umudu o peçetelerdi.
Öksürerek umutla ayağa kalktı. Mutlulukla kar topu oynayan çocukların yanından geçti. O köşeye, umudunun olduğu yere gitti. Kara cesurca basıyor, düşmüyordu. Ayakkabısı yırtıktı. İçi su doldu. Daha günün başındaydı, şimdiden çok üşüyordu. Yanakları kıpkırmızıydı. Hastalandığında nazlanacak kimsesi yoktu. Bu yüzden güçlü olmalıydı. Köşeye geldiğinde, torbadaki peçetelerden bir peçete alarak, beklemeye başladı. Kim alacaktı o peçeteyi? Bir anne, üşümesin diye sımsıkı giydirdiği çocuğuna mı alacaktı? Yoksa uzun saçlı, süslü bir kız makyajını temizlemek için mi alacaktı? Saatlerce bekledi fakat o peçeteyi kimse almadı. Eli yoruldu, peçeteyi diğer eline aldı. Beklemeye devam etti. Bu köşede, elinde peçeteyle hayal kurmasını çok severdi.
Büyük, rengârenk çiçeklerle dolu bir bahçede köpeği Karabaş’la oynuyordu. Çimler üzerinde koştururken, küçük kardeşi de katılıyor aralarına. Sonra annesi elinde kurabiye ve yeni sıkılmış portakal suyuyla, bahçedeki o büyük ağacın altındaki yuvarlak masaya gelerek, çocuklarını çağırıyor. Ahmet ve küçük kardeşi koşarak annesinin yanına geliyor. Fırından yeni çıkmış kurabiyeyi ağzına atıyor. “Nefis olmuş anneciğim.” diyerek annesinin yanağına öpücük konduruyor. Babası elinde hediye poşetleriyle bahçeye, masaya doğru geliyor. Tam bu sırada Ahmet’in burnu akıyor. Şimdi sırası mıydı? Hayalin en güzel, en heyecanlı yerindeydi. Acaba babası, Ahmet’e ne almıştı. Ahmet “Bir peçete açsam mı?” diye düşündü. Ya bugün çok kişi alırsa, peçetesi kalmazsa, sonra açtığına pişman olurdu. Ahmet kararını verdi. Kolunu burnuna götürdü ve çatmış kaşlarıyla burnunu sildi. Kızdı kendine, güçlü olmalı, hastalanmamalıydı. Ayakları da çok ıslaktı, çok üşüyordu. Sanki ayakları suyun içinde geziniyordu. Zaten çok yorgundu. Elinde peçetesiyle karların üzerine oturdu. Hayaline kaldığı yerden devam etti. Babası hediye poşetlerini masanın üzerine koydu. Ahmet, hediyesini açtı. Babası ona kocaman uzaktan kumandalı bir araba almıştı. Tam bu sırada Ahmet’in tekrar burnu aktı.
Aklına yine o soruyu getirdi. “Bir peçete açsam mı?” Ama korkuyordu işte. Hepsini satmalıydı. Koluyla burnunu sildi. Yoldan geçen bir bayan, tiksinerek baktı. Ahmet de kara gözleriyle ona baktı. ”Ne yapayım abla, peçetelerimin hepsini satmam lazım.” diyordu bakışlarıyla. Karın üzerinde uzun süre oturduğu için, pantolonu da ıslandı. Elleri, yüzü çok sıcaktı fakat çok üşüyordu. Elindeki peçeteyle köşeye büzüldü. Eline kumandayı aldı. Bahçede kocaman, kırmızı arabasını sürmeye başladı. Küçük kardeşi ve köpeği arabanın peşinden koşuyordu. Annesi ve babası da o büyük ağacın altından onları izliyordu. Ahmet’in titremesi arttı. Artık daha da çok üşüyordu. Kar hızlı hızlı yağıyor, rüzgâr yağan karı Ahmet’in yüzüne çarpıyordu. O bütün bu olumsuzluklara rağmen hayaline devam etti. Annesine, babasına, kardeşine sımsıkı sarıldı. Koluyla burnunu sildi. Köşeye daha çok sokuldu. Etrafta pek kimse gözükmüyordu. Kar şiddetini artırdı. Eve gitmesi gerekiyordu. Yollar kapanırsa eve gitmesi zorlaşacaktı. Ahmet’in çok uykusu geldi. Zaten çok üşüyordu, burnu da akıyordu. Ara ara kendine “Peçete açsam mı?” diye soruyor, sonra “yok, hayır açmamalıyım” diyordu.
Hey kimse yok mu? Arabanın içindeki kürklü, güzel bayan, Ahmet’i alsanız, hiç olmazsa evine bıraksanız olmaz mı? Ya da siz beyefendi, çocuklarınıza aldığınız hediye poşetlerini tek elinize alsanız, diğer elinizle Ahmet’in elinden tutup evine bıraksanız olmaz mı? Ah! Boşa konuşuyorum, kimsenin duyduğu yok. Zaten hiç kimse de peçete almıyor. Hey siz insanlar! Hiç burnunuz akmaz mı? Ne olurdu sanki bir peçete alsanız. Ahmet, gözlerini kapatan uzun, kirli saçlarını üşümüş eliyle ittirdi. Uykusuna yenik düştü. Gözleri daha fazla dayanamayacaktı. Hemen gözlerini kapatıp uyumak istedi. Sakın uyuma Ahmet. Burası senin umut köşen. Siyah torbadaki peçetelerin daha bitmedi. Son kez hızla yağan kara baktı. Son kez koluyla burnunu sildi. Yavaşça kapadı gözlerini. Siyah torbası yanı başında, elinde açmak istediği ama açmadığı peçetesiyle sonsuzluğa uyudu. Ey siyah torbadaki peçeteler! Başka hangi çocuğun elinde umut olacaksınız. Hangi acılara, hayallere şahit olacaksanız. Hangi köşelerde sonsuzluğa uyuyan çocukların elinde kalacaksınız. Hangi çocuğun?
Yorumlar