Yananların Kalemi
- esra_ozden
- 6 Aralık 2020 - 13:18
- 3 dk okuma süresi
- -
- 6
Her şey bir soruyla başlamıştı evvela. Bu kadar insan ne arıyordu kalemde? Neden, dil yetmiyor muydu derdi söylemeye? Ya da derdi ne idi ki bu kadar, bir de yazmak istiyordu?
Soruyor, arıyor, bulunca kayboluyordum.
Soruyor, düğüm oluyor, anlıyor, çözülüyordum.
Ve hiç beklemediğim bir anda kendime kağıt ve kalemden kimselerin göremediği ama gözleri kamaştıran bir bina inşa etmiştim bile. Sanki yollarına ekmek kırıntıları bırakan Hansel ile Gretel gibi çıkış yolumu kuşlara kaptırmıştım. Bu kayboluşta yaşmağı kirpiklerine değen ceylan bakışlı ve kalbe dokunan bir güzelin ardı sıra savruluyordum. Adeta ipimi ellerine kaptırmıştım. Her dinlediğimi ona yoruyordum. O dile gelince şair oluyordum...
Bana göre bir avuç pul etmez duygular, kalemle buluşunca destan oluyordu. Böyle şekilden şekle girmesi hayretimi artırıyordu. Ağlayarak yazınca ağıt, gülerek yazınca muştu oluyordu.
Ve doğru demişti şair; ’Yar deyince kalem elden düşüyor...’
Böyle bir sevgiydi yazmaya olan düşkünlüğüm, bir farkla tabiî ki... Onun elinden düşen kalem, ‘aşk’ deyince benim sığınağım oluyordu adeta. Sadece sığınak diyemem, bir kordu sanki ellerimde. Bazen etrafımı kasıp kavuran, bazen şem’e düşen pervaneler gibi bile bile kendimi atmaya (yakmaya gittiğim bir ışık).
Yanıyordum, durmuyor yeniden yazıyordum. Sanki kanatlarının farkına yeni varmış bir yavru kuş gibi... Sürekli kanatlarımı deniyordum. Beni nerelere kadar uçuracağını bilmediğim kanatlarımı...
Ve O’na güveniyordum.
Çünkü bu bir keşifti benim için doğrusu. Sınırlarımı, hatlarımı, menzilimi zorluyordum. Böyle coşkun bir denize böyle devasa hedeflere alışık değildim. Yazarken kim istersem o oluyordum.
Keşfetmeye doyamıyordum. Dizginlerini kimseye kaptırmamış özgürlüğe koşan rahvan atlar gibi habire yeni keşfettiğim yerleri geziyordum.
Bu soluksuz yolculuk zaman zaman yoruyordu beni. Çevrede alışık olmadığım bir uğultu ve hiç hoşlanmadığım ok yerine sayılacak bakışlar. ’Yeter!’ deniyordu ‘Yeter!’
Kim çizmişti bu sınırı, kim vermişti onlara bu hakkı? Görmüyorlar mıydı ötelere olan arzumu? Zamanla anlamıştım onları. Yazanların okuyanlardan bir farkı vardı...
Yazanların okuyanlardan bir farkı vardı; yazanlar yanıyor, bir türlü kendisini serinletecek bir okyanus, deniz, akarsu hatta bir su yatağı bile bulamıyorlardı. Kendisini kağıt ve kalemin o eşsiz, ıssız ve bir o kadar derin dehlizlerine bırakıyor ve nereye gittiği belli olmayan fakat her biri bir ateş parçası olan satırlarla serinliyordu. Yazanların hali bir yolcuya benziyor, yol aldıkça yola olan merakı artıyordu.
Halbuki okuyanlar öyle mi?
Kalbi yananların ocağındaki közlere ellerindeki meşalelerle gelip, çevirdikleri sayfaların serinliklerinde bir demet kitap kokusu alıp, en iyisini ben bilirim edasıyla yazılanları seçerek bir avuç toprak da onlar atıyordu yananların kaleminin üzerine…
Toprak bu, bir zamanlar kendinden ödün vererek sinesinde büyüttüğü ağacın meyvesini söndürür mü?
Elbette söndürmüyor, bir kor da o koyuyordu kalemin üstüne. ’Kalk’ diyordu. ’Sana diyeceklerim bitmedi, kalk ve benim içinde yan’
’Toprağın ateşe üstünlüğünü birde sen yaz’ diyordu. ’Ama öyle herkes gibi yazma; gerekirse mürekkebini kana batır, bir satırı bile boş geçmeden döne döne beni yaz.’ diyordu. ’Sen yanarsan yann,benim için yaz.’ diyordu.
‘Hem de öyle hızlı hızlı değil, tek seferde hiç değil! Durup durup beni anlat. Bağrıma bastıklarımı, içime attıklarımı, bakıpta sustuklarımı ve sinemde nazlı nazlı (yaz) büyütülenlere, nasıl da hor baktıklarını... Hepsini anlat; büyütüp kokusuyla rüzgarı süslediğim rengarenk çiçeklerimi, bir bir benden aldıklarını, daha birbirimize doyamadan hasret kaldıklarımı, vakti gelmeden meyveye duranları, hepsini yaz’ diyordu.
Diyordu demesine ama okuyanlar duruyor muydu? Benim kana batmış mürekkebimle yazdıklarım onlar için devrik cümle, gözyaşlarımla yazdığım ve buğulu gözlerimden göremediğim bağlaç yazım yanlışıydı...
‘Nokta’ diyorlardı, lafın bitince ‘nokta’ diyorlardı. Bittimi ki diyeceklerim? ’Virgül’, ille de ‘virgül’ diyorlardı. Nefes alınca virgül... Bir sorsaydınız önce nefes alabiliyor muydum? ’Ünlem’ diyor ve bitiriyorlardı, hem yazıyı hem beni…
Ben de bir soru işareti gibi bükülmüş belimi doğrultuyor, hiçbir cevabı beklemeden yoluma devam ediyordum…
Ve özgürlüğe aşık kalemimi bu esaretten kurtarıyor, yanıyor, yandıkça yazıyor, yazdıkça iyice coşuyordum…
Kim bilir belki de hiçbir kalıba sığamıyor, sığmıyordum…
Etiketler
Yazar Hakkında
esra_ozden
Allah Var,Korku Yok!
Yorumlar