Yirmi Dokuz Harf Anlamsızlık
- Hulya Belkis Ertek
- 25 Şubat 2019 - 12:01
- 3 dk okuma süresi
- -
- 0
“Birileri birilerini sürekli terk ediyor. Kimileri bu durumdan etkilenmezken. Kimilerini yaşam öğütüyor durmadan. Gazetelerin orta sayfalarında, televizyon haberlerinde evlatlarını terk eden anne ve babalar, evden kaçan gençler, boşanan yeni evli çiftler, türlü türlü terk hikayeleri okuyor ve dinliyoruz. Her terk hikayesinin farklı öyküsü vardır. Benim sözüm bencilliğini yoldaş edinenleredir. İnsanların birbirlerine anlayış ve fedakârlık göstermekten bilerek ve isteyerek kaçındıkları cimrice bir tutum değil midir, bencillik hastalığı. Bu hastalığa kalbin alıştı mı nefsinin tanrılık iddiasında olduğunu göremezsin bile. Bunun diğer bir adı ise Allah’ın insana kendisini unutturmasıdır. Boşanan taraf genelde onlar olur ve daima onlar haklıdır. Fedakâr olan taraf katlanmayı tercih eder. Kendilerine sorsanız bu onların en doğal hakkıdır. Narsistik yapıları gözlerini büyülemiştir. Sakın kimse üzerine alınmasın. Herkes kendi gerçekliğini bilir. Kimsenin imtihanını yargılamak düşmez bize. Bildiğimiz ve dilimiz döndüğünce kalem oynatıyoruz.”
Sözlerimizi yine kendini olduğundan büyük görme zannıyla yaşayanlar dikkate almayacaklardır. Ve yine nefsiyle mücadele etme niyetinde olan mütevazı insanların mantığına ulaşacaktır. Dikkate almayanlar; sütten çıkmış ak kaşıktır, kusursuzdur(!) Bu bir gerçek ki; bencil insanlarla olan hukukumuz yaşadığımız sürece devam edecektir. Kendimizi kullanılmaktan ve ezilmekten koruyarak egoist insanların bir çeşit hastalığa tutulmuş olduklarını düşünüp duygusal bağ kurmaktan kaçınarak, onların baktığı çarpık aynadan kendimize ve dünyaya bakmamalıyız. Yanlış aynadan bakmakla kendimize kötülük yapmış olacağımızın farkında olmalıyız. Eğer yakınlarımız iseler onlarla ilişkimiz ancak bu bağlamda ise sağlıklı devam edebilir. Yakınımız değillerse uzak durmak en iyisidir. Şöyle bir düşünce fırtınası estirirsek; daha en başında dünya defterimize gitmek yazılmışken, dünyaya ait hangi eşyanın sahibi olabilir, hangi dünyevi duygunun kalıcılığını yaşamak bizi yorup korkutabilir? Bizi inanç çizgimizin dışına çeken gelecek kaygısı nedir? Bu tahammülsüzlük nedir? Ben ne olacağım, sonum ne olacak kaygısı mı? İlk önce bilmemiz gereken hayat bir mücadele ve mücahadedir. İmanlı insan imtihandan eksik kalmaz. Rabbimiz nefsimizin eline bırakmasın, bizim de korktuğumuz yardımsız kalmak değil mi, zaten? Rabbimizden gelecek yardımı denizde boğulmak üzere olan kazazede gibi her an bekliyoruz… Peki sabrımız nerede? Şükrümüz nerede? Şikayet etmek bize imtihanımızı kaybettirmez mi? Durumu değiştiremiyorsak şikayet etmekle çözebilecek miyiz? Ahiret yolculuğumuzda şikayet etmekten kaçınarak, karşılaştığımız zorluklarla duygularımızı yönetmek arasındaki o ince dengeyi iyi kurmalıyız. Kuru bir şikayet değil yapıcı bir üslupla sorunlarımızı halletme yoluna gitmeliyiz. Atalete kapılmadan elimizden gelen her çareye başvurduktan sonra baktık olmuyor; o zaman hamd ile Allah’tan razı olmalı, sabır ağacının suskunluk yemişlerinden yemeli, Allah’a havale ederek ondan gelecek yardımı beklemeliyiz. Hüküm O’nundur biz dua eder ve ümit ile irade buyurmasını bekleriz.
O bunu yaşadı, şu bunu dedi, ben bunu hak etmedim değil de; ahiret yolculuğumuzda kibrimizin gölgesinde bir göçebe gibi konaklarken; kalıcılık yanılsamasıyla geçen yılların ardından toplasan zaten üç beş sözcükten başka söyleyebileceği ne var ki insanın kendisine? Hatta yaşam bazen boş bir sayfa anlamsızlığı taşımıyor mu? Yaşantımızda hızla gelip geçerek zaman algımızı alt üst eden nedir? Geçen yıllar mı; yoksa dakikalar mı? Yaşam dediğimiz noktalama işaretlerinden değil midir? Soru işareti, parantez, virgüller, noktalar… Ya sonrası üç nokta mı? Ünlem mi? Hani, yirmi dokuz harf nerede? Boşluğun yitirilmişliğini dolduran tek şey anlam değil midir? Anlamsızlık boşluk duygusu verirken; ruhumuz ânlâmlı bir dokunuş; güzellik, iyilik ve sevgi aramıyor mu? Aklımız nerede? Peki :“Ruhumuz bütün bunları nereden biliyor ve neden bunları istiyoruz dersek?” tıkanıp kalıyor zihnimizde sorular. O zaman “iman etmenin”; bu en büyük nimetin şükrüne eriyoruz. Kalbimiz görüyor ve diyor ki: “Elest Bezmi’nde iman ettin! Nefsini bırak, sadık ol, vefâlı ol! Rabbine dön, hatta Rabbine koş!..”
A’râf suresi-172
Rabbin Âdemoğulları’ndan -onların sırtlarından- zürriyetlerini alıp bunları kendileri hakkındaki şu sözleşmeye şahit tutmuştu: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? “Elbette öyle! Tanıklık ederiz”dediler. Böyle yaptık ki kıyamet gününde, “Bizim bundan haberimiz yoktu” demeyesiniz…
Yorumlar