Yük (Elestü Bahsi)
- Kadir Şahin
- 25 Ekim 2020 - 12:14
- 9 dk okuma süresi
- -
- 3
Epeydir kafama takılan, sırtıma yük olan, yüreğimi sıkan bir mesele var ve bu meseleyi ona söylemeyi kafaya koydum. Bir yolunu bulup ona bu konuyu açmalı, o soruyu sormalıydım...
Bekle bekle, biraz daha bekle derken, günün birinde yine insanlardan birinin dayanılmaz nankörlüğünü görünce artık canıma tak etti ve izin alarak konuyu ona açtım. Ben kızacağını, seni ne ilgilendirir diyeceğini düşünürken o sadece güldü. Gerçi gülmesi, beni kızması ihtimalinden daha çok korkutmuştu ama açıklamasından sonra korkum birden meraka dönüşüvermişti. Bu yaptığının insanlar ve kendisi arasında yapılan bir anlaşmanın sonucu olduğunu hatırlattı bana. Bu olayı bizim bile unutmamızı dilemiş o zamanlar. Malum o ne isterse o olur. Ta ki hatırlamamı isteyince her şey ayan beyan oluverdi birden. Bu yaşananlarının tümü insanın isteğiydi. Şimdi n’oluyor yahu diyeceksiniz. En iyisi ben size meseleyi kısa bir özet geçeyim. Siz de benim çektiğim çileyi çekmeyin. Bahsedeceğim günlerde insanlar Tanrıyı her şeyden çok seviyorlardı. Ama unutmayın, bunlar çok eski günler. Neredeyse insanlık tarihinin başlangıç zamanları. Her neyse biz konuya devam edelim. Bu sevgi, Tanrının iblise insanların tarafını tutarak meydan okumasından sonra iyice tavan yapmıştı. İnsanlar kendi aralarında; “Hem meleklere bize saygı göstermelerini söyledi hem de iblise karşı bizi savundu. Bir şekilde ona bu sevginin karşılığını göstermeli, ona olan minnettarlığımızı ispat etmeliyiz” diye konuşuyorlardı. Halbuki Yaratanın hiç böyle bir isteği yoktu. Tanrı, onların yaşadıkları o zamanda iyi bir hayat sürerek onu pek gayet memnun edebileceklerini kaç kez ifade etmişti insanlara. O zamanlarda insanın şimdiki zamanları gibi zaman mefhumu yoktu. Var olan anı yaşamak vardı. Her şeydi o an. Ve o anı bilen, onu hisseden, onu yaşayan gayet mesut edebilirdi Tanrıyı. İnsanların olmadığı kaç görüşmemizde Tanrı bize de ifade etmişti bu mutluluğu. Özellikle insanların içinden bazıları, insanların mutluluğunun peşine düşmekle iblise, kendi nefsi için bile değil, sırf Allah’ın iddiasının doğruluğu adına hayır demekle, mefkurelerinde dahi âbidane yaşamakla, Rabbi oldukça mutlu edebiliyorlardı.
İnsan işte, durulmaz ve her zaman daha fazlasını ister. İnsanlar yine Yaratanı dinlemeyip, onu daha da mutlu edebilmenin yollarını aramak, bir sonuç bulmak istiyorlardı. Derken bir gün biri ortaya “şahane” bir fikir atıverdi. Bu öylesine bir fikirdi ki bi-la istisna tüm insanlar bu fikre bayıldı. Hatta fikrin büyüsüne kapılıp, ortaya çıkan tekebbürü göremeyip, sevgideki mütevazılığın azametini unutuverdiler. Kendi sınırlarını düşünmeyi dahi düşünmediler. Artık yapılması gereken tek şey vardı; bu fikri Tanrıya açmak… Rab bu fikri duyunca gülümsedi. 0na o soruyu sorduğumda da böyle gülümsemişti. Zira çok eminim bu gülümseme karşıdakinin hadsizliğini apaçık ortaya koyuyordu. Gülümsemesinin ardından “Bu fikir sizi pişman edebilir. Zira döndürüldüğünüzde yüzüme bakamayacak halde olabilirsiniz” dedi, Tanrı insanlara... Fakat insanlar; “Ey Rabbimiz! Senin ilmin ezeli ve ebedidir. Sen ki iblise karşı bizi koruyansın. Biz bahsettiğimiz bu yolla sana sevgimizi en güzel şekilde gösterebileceğimize inanıyoruz. Bizim senden korkumuz yüzüne bakamayacak halde olmamızdır. Biz kendimize senin azametinin büyüklüğü sebebiyle güveniyoruz” dediler. Şimdilerde keşke söz söyleme hakkım olsaydı da bu fikre karşı çıksaydım diye düşünmüyor değilim. Gerçi Rab hayır demiş, insanlar onu dahi dinlememişler. Ben konuşsam ne ki… Tanrı ne kadar böyle bir şeye gerek olmadığını söylese de insanlar ısrar etmeye devam ettiler. Sonra Tanrı dedi ki; “Benden istediğiniz şey sizi tekrar yaratmam. Hatta öyle bir yaratma ki eskiye dair hiçbir iz olmayan bir yaratılış. Bunu mu istiyorsunuz?” İnsanlar; “Evet Rabbimiz, göreceksin sıfır hatıra ve sıfır hatırlatmayla biz yine seni bulacağız yine seni seveceğiz ve yine iblisi mahvedeceğiz” dediler. Tanrı yine güldü ve dedi ki; “Hatıra kısmını kabul ettim ama size olan sevgim ve merhametimden dolayı hatırlatma kısmını kabul etmiyorum." Bu kısmı o denli keskin ifade etmişti ki kimse itiraz etmeye yeltenmedi. Tanrı konuşmaya devam etti; “Sizi orada buradaki gibi değil anne-baba ve çocuklar olmak üzere yaratacağım. Buraya dair hatıranızın olmamasını siz istediniz. Buradaki sevdikleriniz, sevginiz, muhabbetiniz burada kalacak. Belki orada tekrar kavuşursunuz ezelden sevdiğinize… Size bugünü hatırlatacağım ama siz bugünün sadece bir toplantı olduğunu, bir günlük bir süreç olduğunu düşüneceksiniz. Gerçi şu an günü de öğrenmiş değilsiniz de neyse.” Burada araya girmek gerekirse nedense insanlar bazı şeylerin sürelerini kafalarında bir türlü oturtamıyorlar. Mesela kıyameti bir günde olacak şey sanıyorlar. Halbuki kaç zamanlık bir süreçtir o. İnsanı bir günde ölür sanıyorlar. İnsan doğduğunda başlamıştır ölmeye bunu bilmiyorlar. Neyse ben insanlığın kadim hikayesine geri döneyim.
İnsanlar Tanrının yanında, Tanrıyla, onun varlığının ayan beyanlığıyla o kadar meşgul olmuşlardı ki onsuzluğun düşünülebilmesi ihtimalini akıllarına hiç getiremediler. Bunu anlamak için şunu düşünebilirsiniz: Siz hiç, canım gözyaşım sen olmazsan ben ne yaparım diye hayıflanan bir insan gördünüz mü? Halbuki göz, yaşarmasa göremez. Gözyaşı onun için o kadar normalleşmiştir ki o kadar kendini ona vermiştir ki yokluğu akla gelmez hale gelmiştir. Gerçi bu durum insan için çoğu şeyde geçerli ama insan farkında değil işte. Konuya devam etmek gerekirse Tanrıyla insan anlaşmaya varmıştı ve insan geri dönmek üzere ölmeden evvel ölecekti. Fakat Tanrı bir kural daha koydu; “Döndüğünüzde eğer iddianızı gerçekleştirirseniz sevincimden, beni mutlu etmenizden dolayı dileyin benden ne dilerseniz. Yalnız, madem bu yola girdiniz aksi şartlarda oluşacak olumsuzluklardan size bahsetmek isterim." Tanrı bunu söylediğinde insanlar; “Bunları konuşmamıza bizce gerek yok. Biz senin yolundan başka bir yol bulmayacağımıza eminiz” diyerek kötü senaryoyu duymak istemediler. O an geldi çattı. Seven sevdiğine bir nazar bıraktı. En büyük sevgiden diğerleri ar sayıldı. Hiçbir pişmanlık olmaksızın Tanrının huzurunda toplanıldı. Tanrı, bu hayatlarının son konuşmasını yaptı insanlara. Dedi ki: "Ey insanlar, görüyorum ki siz kaldırılması çok zor bir yükü yüklenmek konusunda epey heveslisiniz. Size izin veriyorum. Veriyorum ki kendinizi kendinize ispat edin." Ve Tanrı sordu insanlara; "Ben sizin Rabbinizim değil mi?" Hep bir ağızdan; “Evet Rabbimizsin ve bu hep böyle kalacak hem kalbimizde hem dilimizde” dedi insanlar. Tam da o an Tanrı ol dedi ve oluş sürecine girdi her şey…
Bu mevzuda bizim yerimizi soracak olursanız merakla izliyorduk her şeyi. Tanrının neden birkaç kez emin misiniz diye sorduğuna şaşırıyorduk. Zira onu kim bulamazdı ki? Kim onsuzluğu tasavvur edebilir, onsuz bir alem düşünebilirdi ki… Bu düşünceler içerisinde izledik her şeyi. İki çift gözün, ulu bir amaç doğrultusunda nasıl gurur dolu olduğunu gördük. O gözlerin gururu içinde ya burada sözleştiğimi ötede tanıyamazsam kaygısı karıştığını gördük. An anı kovaladı neler görür olduk an içinde… Demiştim ya hani insanlığın iyiliği mefkuresiyle yaşayanlar var diye, he işte onları hep hatırlatanlardan kıldı Tanrı. O seçilmişler her yerde hatırlattılar Rabbimizi. Lakin çok hüzün gördük. Kabil nasıl da üzdü Rabbimizi… Nuh’u teselli ederken nasıl da şefkatle konuştu Rabbimiz. Bunları gördük. Sonra Lut’un nasıl da midesine kramplar girdiğini, Musa’nın nasıl da Aslan kesildiğini, Meryem’in yalnızlığını, Yakub’un gözyaşını, Yusuf’un fetanetini, Yunus’un hayal kırıklığını, Süleyman’daki iradeyi, Eyüp’teki sabrı gördük… O kadar çok şey gördük ki en sonunda, anın birinde en başta bahsettiğim saplantıya kapıldım. İnsanlar hiç söz verdikleri gibi davranmıyorlardı. Rab ilmiyle, onların hatırlatıcı istememelerini kabul etmemiş, binlerce hatırlatıcı göndermiş, çevreye onsuz olamayacak sayısız şey yerleştirmiş olmasına rağmen insanların bazısı onu hatırlamıyordu. Bırak hatırlamayı, onu hatırlamasa bile yapması normal olmayan şeyler yapar hale gelmişti insanlar. Benim içime dert ettiğim şey tam da burada gizliydi. O üzülüyordu, bunu hissediyordum. Belki bize demeden, nasıl yaparlar diye düşünüyordu. Ona hiçbir şey sürpriz olmasa da…
İnsan kaş yapayım derken göz çıkarıyordu. Canım çıksın bu dert, onun üzülüyor olması beni yaşatmıyordu. Çıkacaktım karşısına ve diyecektim ki; “İnsanlar yanıldı, artık bitirelim bu işi." Dedim de… Dediğim gibi sadece güldü bana. Dayanamayıp konuşmaya devam ettim; “Onlar resmen körleşti. Ne seni görür haldeler ne de kendilerini bilecek haldeler. Baksana Rabbim, burada senin huzurunda iki büklüm olanlar, sana sözler verenler, orada senin hakkında nasıl cesur cesur konuşuyorlar. Her defasında uyardın. Bazen öldürmeyeceksin dedin. Öldürdüler… Gıybet dedin, etmeyin dedin, bakın bunlar sizin normalde canciğer kardeşleriniz, siz buradayken böyle değildiniz. "Şimdi, neden birbirini ısırıklarla parçalar gibisiniz" dedin. Dinlemediler. Baksana Tanrım onlar da memnun değil. Seni bulanın kaybedecek hiçbir şeyi yokken, seni kaybeden hiçbir şey bulamadı. Sensizlik asla tatmin etmedi. Hem baksana Rabbim buradaki sevdalılarını orada bulamayanlar nasıl da üzgün hallerinden. Nasıl da günü geçiştirme derdindeler. Sen onlara özlemini belli ettin. Gelin dedin. Gelenlere bak Rabbim. Neredeyse buraya gelmesine ramak kalanlar geldi hep. Bu nasıl iş Rabbim sana gelmeye çok zamanı olduğunu düşünenler sana gelmek de hevesli değil. Biliyorum Rabbim sen de üzgünsün. Bitirelim mi dedim ve sustum.
Bak dedi Rab. Bak, dikkatlice bak. “Sence bana müphem var mıdır? Sence ben bilmiyor muyum bu işin böyle olacağını? Elbet biliyordum. İnsan bilmiyordu ve öğrenmeliydi. Gözünün dibindekine alışmanın, normalin, sıradanlığın ne kadar mühim olduğunu öğrenmeliydi insan. Hem sen de biliyorsun, bunu kendileri istedi. Sen hiç merak etme; bana sır, merak, endişe yoktur. Her şey olacağına varacak. Biliyorum İnsanların bazısı beni unutacak. Bazısı beni adaletsizlikle suçlayacak, unutacak buradaki dediklerini. Unutacak Rabbim ben daha zoruna da göğüs gererim dediğini. Halbuki anlatılması kolay bir mesele değil mi bu? Onları yeterince zeki yarattım. Dünya hayatındaki bir öğretmeni örnek alabilirlerdi. O öğretmen, düşün ki aldı iki öğrencisini karşısına. Onlara dedi ki; işte bunlar sizin sınavlarınız. Bir kâğıtta evrenin sırrı nedir yazarken, diğerinde söyle bakalım evladım beş elmaya beş elma eklersek kaç elma yapar yazılıydı. O zor soruya muhatap olan öğrenci, ben bu soruyu bana sormakta bir bildiğiniz olduğunu, bunu zaten tam ifade edemeyeceğimi bildiğinizi düşünüyorum. O evrenin sırrı her ne ise bize söyleyene dek, o sırrın siz de saklı olduğunu düşünerek, kâğıdı size bu şekilde vermeyi uygun görüyorum." yazıp teslim etti kâğıdı. Diğeri ise dalga geçti, lafa laf kattı. Hocasını saymadı… Kağıtlarını ele alan Hoca, şöyle bir inceledikten sonra bu bir tutum sınavıydı deyip zor sorulu kâğıda tam puan verdi, diğerini de sınavdan bıraktı, zor soru sorduğuna adaletsizlik yaptı diyebilir miyiz? Zor soru sorulan demez mi; yahu iyi ki bana zor sorulmuş diye. Dünyayı bu şekilde yorumlayamadılar. İşte bunların olacağını da biliyordum. Unutma ki ben sözümde dururum. Duracağım ki insan kendinden emin olsun. Demek ki Rabbimizi damarlarımızda hissetmeden o kadar da insan değilmişiz diye kendilerine söylesinler."
Bunca nasihat bana yetmişti. Susmuştum. Fakat sonra çok garip bir şey oldu. Tanrı dedi ki madem bu denli düşünüyorsun dinle o zaman. Bir gün vadettiğim şey gerçekleşecek. İnsanlar kendi elleriyle kendilerini bitirecekler. Söz unutulacak, had iyice aşılacak. Sömürecekler dünyalarını. Dünyaları, onlardan şikayetçi olacak. Emanete ihanet edecekler. O gün toptan bana döndürülecekler. İşte o gün dediğin gibi işi bitirmeye seni göndereceğim. Kabul mü? Bu teklif beni değişik hislere sevk etmişti. Dediğim gibi o ne derse o olurdu. Ardından siz ne isterseniz o olur Rabbim deyip, kabul ettiğimi söyleyip, huzurdan çekilmeye izin istemiştim ki yine seslendi Rab; Seni çağıracağım güne kadar çekil ve tefekküre devam et İsrafil… Tefekküre devam et… Tefekküre devam et…
Not: Bu yazı ekseriyetle hayal ürünüdür.
Etiketler
Yazar Hakkında
Kadir Şahin
fani adamın biri
Yorumlar